3 Temmuz 2017 Pazartesi

Kırık Kumsaati - 4

Arkamı döndüğümde bir yatak odasındaydım. 1 buçuk kişilik siyah başlıklı bir yatak. Başında kırık siyah bir komodin ve onu zeytin yeşili duvara sabitlemesi gereken cıvatalara asılmış telefonun şarj kablosu gözüme çarptı. Başım ellerimin arasında yatağın kenarında oturuyor stres ya da heyecan, korku daha çok. Tarifi olmayan bir çok duygu üstünden boşaltılmış gibi sırılsıklam, kan ter içinde. Ne yapacağımı bilemediğim zaman yaptığım gibi tırnaklarımla oynuyor. İçeriden bir ses gelmiş olacak ki başını kaldırıp “Birazdan iniyorum” diye bağırdım. Çantamı sırtımdan indirdim. Yatağa yanına oturdum. Dışarıda kuşlar bir şenlik kopartıyordu adeta. Haziranın ortası, hava bir harikaydı. O soğuk ve yalnız kıştan sonra, bahar ısıtmaya başlamıştı odayı.
“ – Ne yapıyorum ben?” dedi panik içinde.
“ – Evleniyorsun.” Dedim aslında sorduğu sorunun cevabının bu olmadığını bilerek. Sol elimdeki yüzüğe baktım, onun sağ elindeydi henüz. Biraz daha az çizilmişti.
“ – Yapabilecek miyim?”
“ – Fena olmayan bir düğününüz olacak. Yağmur yağacak. O biraz üzülecek, ama sonunda güzel olacak. Bütün gece dans edilecek. Eğlenecek insanlar. Biraz kaos. Bizden farklısı beklenir miydi zaten?” Bu son söylediğim onu biraz gülümsetmeyi başarmıştı.
“ – Hayır benim sormak istediğim…”
“ – Ne sormak istediğini çok iyi biliyorum. Bu soruların cevabını bilmediğim için sana bildiklerimi söyleyebiliyorum sadece. Bir de sana bir hediye getirdim. Şüpheye düştüğünde sana güç vermesini umduğum bir şey.”
“ – Nasıl yani cevabını bilmiyorsun?” dedi. Sanki diğer söylediklerimi hiç dinlememiş gibiydi.
“ – İyi bir koca olup olamayacağını iyi bir baba olup olamayacağını, baba olup olamayacağını, O’nun mutlu edip edemeyeceğini, sonunda mutlu olup olamayacağını bilmiyorum. Burada olmamdan bunları anlayamayacak kadar mı panik içindesin?” diye sordum.
“ – Evet sanırım. En azından şunu söyle…”
“ – Evet paniğin geçecek. Alışacaksın bir süre sonra. Sonra ama tekrar gelmeye başlayacak tüm bu düşünceler. Yapabiliyor muyum? Yetebiliyor muyum? Mutlu edebiliyor muyum? Bu şüphe yerini hayır olmuyor! Paniğine bırakacak. Ve sonra o da geçecek. Tıpkı mevsimlerin gelip geçtiği gibi. Ve tekrar gelecek.”
“ – Hiç değişemeyeceğiz değil mi?”
“ – Onu da bilmiyorum. Yalnızlığı özlerken O’nu da özleyeceksin. Bazen tek başına ortadan ikiye ayrılacak gibi olacaksın. Bazen ikiniz bir bütünmüşsünüz gibi hissedeceksin.” 
“ – O’nu yoracak mıyız?”
“ – Korkarım evet. Şu an burada geçirdiğim her an onu yoruyor, endişelendiriyor.”
“ – Gitmelisin o zaman.” Diye cevap verdi. Konuşma boyunca giderek sakinleşmiş, sesi daha kararlı yüz ifadesi daha alışıldıktı. Çantama uzandım, içine koymuş olduğum kocaman olgun kıpkırmızı narı çıkarttım ve benden biraz genç bana uzattım.
“ – Bu nedir?” diye sordu, aklı biraz karışmış.
“ – En iyi yapabildiğin şey.” Dedim. “ 2005’ten beri en iyi şekilde yapabildiğimiz gibi.” Gülümsedi, ne olduğunu anlamıştı.
“ – Teşekkür ederim.” Dedi, artık çok daha iyi ve kendinden emin gözüküyordu. “Ne olursa olsun en iyi yaptığım şeyi yapmaya devam edebilirim.” Dedi
“ – Evet” dedim “onu hep çok seveceksin.” 
“ – Hadi git artık. Teşekkür ederim.”
“ – Tekrar görüşünceye kadar, bize iyi bak.” Dedim, içinde 2 kırık ayna parçası olan çantamı sırtıma alıp kapıdan dışarıya adımımı attım. Binanın Önünde, tahta merdivenlerin tepesindeydim yine. Merdivenleri teker teker indim. Motorum bıraktığım yerde beni bekliyordu. Hava ne kadar sıcaktı. Üstümdeki t-shirtü çıkarttım. Etrafta kimse yoktu zaten. Şortumu da indirdim. Montumu sırtıma geçirdim. Pantolonumu altıma. Yazlık eldivenlerimi taktım. Kulak tıkaçları da tamam. Kaskımı taktım. Motorumun üstüne bindim. Uçurumun yanına kadar dikkatli bir şekilde yanaştım. Beni oradan uzaklaştıran rüzgar son kez vurdu yüzüme. Uçurumdan aşağı kıvrılarak inen yolu gözüme kestirdim. İnebildiğim en aşağıya inmeliydim. Yola koyuldum. Belki yıllar sonra, belki birkaç kalp atışı, belki birkaç ömür sonra. Sonunda zemine varmıştım. Dönüp uçuruma baktım. Ne kadar da heybetli bir dağın son faleziymiş sadece. Biraz hayal kırıklığı yaşasam da, yolculuk çok keyifliydi. O kadar çok tanıdık yüz gördüm ki yolda. Yıllar önce silinip gitmiş bir çok tebessüm. Ya da gözyaşıyla kayganlaşmış yollar. Değişik ağaçların yanından geçtim, üstünde jiletler asılmıştı bazılarının, bazılarında ise bir dolu ilmik ve uçlarında renkli hayaller. Bunlardan çok daha eğlenceli bahçelerin yanından geçtim, mangalda sucuk kokuları, esen rüzgarda o son saniye üçlüğünün fileden geçerken çıkardığı ses gibi ses çıkartan bitkilerin olduğu keyif dolu bir bahçe. Bir ananas bahçesi. Büyükbabam el salladı, yüzündeki ifade öfke mi yoksa gurur mu seçemedim. Dayım oradaydı, onun yüzünde gurur olduğuna eminim.  Tanıdığım bir çok yüz el salladı. Bazıları beni görünce tükürdü birisi hatta bir taş alıp attı, neyse ki ıskaladı. 
Sonunda iniş bittiğinde sırtımı dağa verip devam etmem gerektiğini biliyordum. Dağı uzun süre inceledim. O falezin kıyısında  o garip kesik ev duruyordu. Ona uzun uzun baktım. Motorumu çevirip yola devam ettim. Ta ki karşımda ki kalın camı görene kadar. Yavaş yavaş motosikletimi durdurdum. Sonra bir süre camı soluma alıp ona paralel yürüdüm. Her adımımda 10 adım duyuyordum. Arkamı dönsem karşılaşacağım manzarayı çok iyi bildiğim için dönmedim. Bütün benler, beraber yürüyorduk camın kıyısında. Geçmişin kıyısında. Motosikletimden yeteri kadar uzaklaştığıma emin olduktan sonra çantamı çıkarttım. İçinde kırık ayna parçalarını çıkarttım. Sivri olanını seçtim, Diğerini ise cebime koydum.  Hava çok sıcaktı. Önce paltomu çıkarttım. Sonra pantolonumu, botlarımı. Sadece donumla, neredeyse çırılçıplak kalmıştım camın önünde. Bir süre kendime baktım. 
Suratım çarpılmış, çok büyük bir yaralanma, bir kaza atlatmış ve sonra iyileşmiş gibiydi. Bir çok yönde yarıklar zar zor toparlanmış gibi. Rahatsızlık verici bir manzara. Aklıma Vanilla Sky geldi. Belki de yıllar sonra ilk kez kendime bakarken gülümsemiştim. Ve bunun nedeni yine ben değil, güzel bir film ve Penelope Cruz’du. Ve onla ilgili yazdığım yazı, uçuşarak göğsüme yapıştı. Kağıdı kaldırıp yazıya şöyle bir göz gezdirdim. Vanilla Sky’yı izledikten 10 dakika sonra yazmaya başlamıştım bunu. Gözlerimi yazıdan kaldırdığımda göğsümdeki yara izi ilişti gözüme. Tam kalpsiz benin dokunduğu yerde. Uzun bir yara izi. Kesip açmayı becermişim belki de, sadece söküp atamamışım. Ellerimi göğsümün üstünde dolandırırken sol elimin ve sol dizimin hemen üstünün, siyah beyaz olduğunu fark ettim. Hiçbir renk yoktu. Gri tırnaklar, aynı ruhsuz bendeki gibi. Siyah beyaz bir diz. Cama biraz daha yaklaştım. Gözlerimin altında yıllarca akamamış bütün göz yaşlarının izini gördüm. 6 yaşında benin dokunduğu yerde. Kollarıma baktım, içi ağaç kabuğu gibi olmuştu. Nar ağacına sarıldığım yerler. Cebimden aynayı çıkarttım, kendime ayırdığım kısmına bakmak için. Yine oradaydım. Ama araba gitmişti, motor da, takım elbise, gitar, şarkılar. Sadece gülümseyen bir surat. İçten bir şekilde gülümseyen bir surat bana bakıyordu. Onu tekrar cebime koydum. Sağ omzumda karanlık bir el izi gördüm. Sürekli gece, sürekli sükunet, sürekli yalnızlığı hatırlatan, onu çağıran. İşte aynaya her baktığımda tüm bunları görüyorum. O yüzden dişimi fırçalarken aynaya bakamıyorum. Aynalardan korkmamın nedeni korku filmleri değil. Bu manzara. Tüm bu garip yaralar, ve daha sayısız küçükleri. Kapandığı varsayılan ama her aynaya baktığımda olduğu yerde duran. 
Elimi cama dayadım. Aynanın sivri yanını başparmağım ve işaret parmağımın arasına yerleştirdim. Ve aynayı büyün gücümle ittirdim camın içine doğru. Önce Küçük bir çizik, sonra çatlak, giderek büyüdü, bastırdığım yerden tabana ve yukarıya doğru hızla büyüyordu.  Son kez bütün gücümle aynaya bastırdım ayna ellerimde un ufak oldu. Ama camı da parçalamıştım. İnanılmaz bir hava akımı şimdi kırıktan dışarı doğru akmaya başlamıştı. Ellerimden kan süzülüyordu ama kırık camı yapabildiğim kadar genişletmeye çalıştım. Çamı çıplak ellerimle parçalamaya devam ettim. Sonunda arkamı döndüm. İşte orda, paramparça ben duruyordu. “Teşekkürler” Dedi. Katır kutur ede ede sarıldı bana üstümü başımı kan revan içinde bıraktı ve yarıktan çıktı. Çıkar çıkmaz kum tanelerine dönüştü ve oraya yığıldı. Bardaki ben elinde birasıyla geldi. “Yanıma gelmediğin için teşekkür ederim” dedi. Ve o da kuma dönüştü. Kalpsiz ben göğsünde korkunç bir boşlukla ve nefret dolu yüzünde minnete ne kadar yakın bir ifade olabilirse öyle bir ifadeyle karşımda dikildi. Başıyla selam verip çıktı. Siyah beyaz ben olanca mükemmelliğiyle geldi “Elveda” dedi ve çıktı. Şişman sivri dişli ben geldi. Salyalarını diliyle temizlemeye çalıştı. “Yine de BMW’yi düşün” dedi. Gülümsedi ve çıktı, kum oldu. Nar ağacı ağır ağır geldi. “En güzel meyvemi en güzel yere götürdüğün için teşekkür ederim” dedi. Kanayan elimi sıktı ve çıktı. 6 yaşındaki ben yanıma geldi. “Artık ağlayabiliyor musun?” dedi. “Daha değil” dedim. Cebimdeki aynanın son parçasını çıkartıp ona verdim. “Bunu sakın yanından ayırma. Yalanlarla büyütme” dedim. “Elimi tutar mısın geçerken?” diye sordu. Elinden tutup geçirdim.  Yalnız ben geldi. “Umarım tekrar bir olmayız” dedi sadece. Cevap vermemi beklemeden geçti ve kum oldu. Son olarak evlenmek üzere olan ben geldi. Boynuma sarıldı. Elinde tuttuğu narı gösterdi. Gülümsedi ve dışarı çıktı. Karık neredeyse motoruma kadar ulaşmıştı. Koşarak motoruma atladım, yarıktan geçtim ve durdum. Eğilip yerde duran kırık kum saatini aldım. Kumun altına elimi koydum. O kumların parmaklarımın arasından geçişini izledim. Sonra kum saatinin üstünde kalan kum miktarına baktım... 

Gülümsedim.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Kırık Kumsaati - 3

Motosikletimi binanın yanına park ettim. Üstünden indim. Kaskımı eldivenlerimi çıkarttım. Montumu üstlerine örttüm. Çizmelerimle yürümek o kadar zor ve gürültülüydü ki, onları da çıkartıp motorun dimine bıraktım. Pantolonumu çıkarttım, şortumu giydim, hava çok soğuktu. Yine de yırtık converse’imi ayağıma geçirdim. Nasıl olsa dışarda çok oyalanmayacaktım. Binanın tahta merdivenlerini tırmandım. Kapıya uzandım. Kilitli olmasını umuyordum. Değildi. İçeri doğru savruldu kapı, biraz da rüzgarın iteklemesiyle kendimi içeride buldum. Loş bir apartman antresi. Hemen solunda salona açılan kapı. Ayakkabılarımı çıkarttım. İçeriye göz attım. Kocaman dikdörtgen bir salon göze çarpıyordu. Solda yemek takımı. Masif ahşap kare bir masa, üstünde gri plastik bir masa örtüsü. Bazı yerleri kesik, içten beyaz renkli flasterle yamalanmış. Etrafında 8 sandalye, aynı ağaçtan, bej minderliydi. Kapının tam karşısında 3 tane berjer koltuk yan yana konulmuş, yanında dikildiğim tüplü televizyona dönüktü. Sağda ise bir oturma takımı ortasında açık bej mermerden bir sehpa. Oturma takımı kahverengi ve bej çizgili, desenli bir kumaştan. Yarı kadife, yarı kumaş. Kanepenin iki yanında kocaman iki kolon ve o kolonu besleyen müzik seti hemen yanlarında duruyordu. Kanepenin uzak köşesinde küçük bir çocuk ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, arada nefes alması gerektiğini hatırlıyor gibi derin nefesler alıp tekrar ağlamaya devam ediyordu. Çocuk kıvırcık açık kumral saçlı, ela gözlüydü. O kadar çok ağlamıştı ki gözleri kıpkırmızı olmuş, bu sayede yeşilleri daha da ön plana çıkmıştı. Tombik yanaklarını tombik elleriyle siliyor ağlamaya devam ediyordu. Gidip yanına oturdum.
“ – Büyük babam nerede?” diye sordum
“ – Yukarı annemin yanına çıktı.” Diye cevap verdi ağlamasının arasında.
“ – Yanındaydı diye hatırlıyorum.” Dedim. 
“ – Senin geleceğini biliyordu herhalde. Bizi yalnız bırakmak istedi sanırım.” Dedi.
“ – Pekala neden ağlıyorsun?” diye sordum, aslında sorunun cevabını biliyordum.
“ – Çünkü ağlayamadım. Ağlayamıyorum.” Diye yanıtladı. Nefes alışverişi giderek rahatlamaya başlamıştı.
“ – O’nu çok az tanıdın. Annem kadar üzülmemen normal. Annem için daha çok üzüldüğün için suçlu hissetme kendini” dedim. Bakışlarını kaldırıp bana baktı. Ayaklarında kırmızı beyaz ayakkabısı, turkuaz yeşil eşofmanları, yüzüne göre kocaman gözleriyle ilgisini tamamen bana çevirmişti. “Ölümü bile tam olarak anlamıyorsun. Birinin tamamen gitmesinin nasıl bir şey olduğunu. Kafan karışık. Anlamaya çalışma, kendini yıpratma.”
“ – Yıpratmak ne demek?” diye sordu.
“ – kendini suçlayıp üzülmen gerekenden fazla üzülme” diye açıkladım gülümseyerek. “ Önünde bu günü düşünüp üzülecek daha çok uzun günler ve geceler olacak.”
“ – Annemin halini?...”
“ – O görüntü bir an bile gözünün önünden gitmeyecek. Onu her düşündüğünde tam buranda tarifi olmayan bir acı hissedeceksin” dedim elimi, kalpsiz benin elini koyduğu yerin tam üstüne koyarak.
“ – Ne zaman anlayacağım?” diye sordu.
“ – 3 sene sonra. Büyükbabam gittiğinde.” Dedim çok da düşünmeden. Suratı kireç gibi bembeyaz olmuştu. 
“ – B-büyükbabam mı?” dedi yeniden gözleri dolmaya başlamıştı. Ona bunu yaptığım için içimden kendime küfrettim. 
“ – Sanırım anlamaya başladın bile. Önce korkacaksın şimdi yaşadığın duygu gibi. Sonra üstüne düşündükçe, ki emin ol çok çok çok uzun düşüneceksin, bunun böyle olmasının doğal olduğuna karar vereceksin. Büyüklerimizden ödünç aldığımız acıyı küçüklerimize ödünç vermenin en iyisi olduğunu anlayacaksın.”
“ – Korkmayacak mıyım ondan sonra?” diye sordu olanca masumluğuyla.
“ – Korkacaksın, ama korkunun nedeni, şekli ve yoğunluğu değişecek, azalacak, bir mantık kazanacak.” Diye anlatmaya çalıştım altı yaşında bir çocuğa ne kadar iyi anlatabilirsem bunu.
“ – Peki?...” bakışları oturma grubundaki bir koltukta oturup gökyüzü kadar mavi gözleriyle bizi izleyen, diş çıkarttığı için plastik bir şeyler kemiren küçücük sarışın çocuğa kaydı. 
“ – Onun için duyduğun korku asla azalmayacak. Hayatta bir tek onun için bu kadar korkmaya devam edeceksin.” En azından şimdilik diye içimden geçirdim. Küçük kıvırcık saçlı çocuk kanepede ayağa kalktı. Elleriyle kuru olan gözlerimin altını sildi. “O kadar büyüdüğümde bile ağlayamadığım için ağlayacağım demek ki.” Dedi. Kanepeden inip sarışın çocuğun oturduğu koltuğa doğru yürümeye başladı. Sarışın çocuğun masmavi gözleri bir süre bana baktıktan sonra kendi zamanındaki ağabeyine çevirdi bakışlarını. Kenara attı kendini. Altı yaşındaki ben koltuğa tırmanıp onun yanına oturdu. Kollarını ona doladı. Olandan bihaber sarışın çocuk kafasını ağabeyinin göğsüne yasladı. Kendimizle birbirimize son kez baktık. Bakışları teşekkür eder gibiydi. Konuştuklarımız için mi? Burada olduğum için mi? Yoksa başka bir şey için mi? Öğrenmek istemedim. Çantamı sırtıma alıp kapıdan çıktım. 
Karşımda bir merdiven duruyordu. Yukarı çıkan, siyah dar bir merdiven. İkiye ayrılmış gibiydi. Tam ortasına gelince sağa dönüp tırmanmaya devam ettim. Sağımda beyaz bir kapı vardı. Onu açtım. Karşılıklı iki tane tek kişilik yatak iki yatağın arasında terasa açılan bir kapı vardı. Normalde önündeki perde kapalı olurdu. Ama bu sefer perde açık, kapı aralıktı. Kapının aralığından bir kablo uzanmıştı. İçeri belli belirsiz bir sigara kokusu sızmıştı. Kapıdan çıktım. Kablo bir bilgisayarın şarj kablosuydu, bilgisayarda ise Pink Floyd çalıyordu. Wish you were here ve Hey You takılmış kendini tekrarlıyor gibiydi. Bir elinde şarap şişesi bir elinde sigara olan ben terasın korkuluğuna yaslanmış geceye bakıyordu. Gündüzleri adım atacak yer bulunmayan cadde şimdi bomboştu. Hava buz gibi, dışarıda gözüken ağaçların üstlerinde birer karışa yakın kar vardı. Kış gelmiş merdivenleri çıkana kadar diye geçirdim içimden. Bu soğukta yalın ayak bir şekilde geceyi izliyordu. Ayakları bembeyaz hatta neredeyse mavileşmeye başlamış gibi geldi gözüme belki de bilgisayarın ışığından.
“ – Daha huzurlu bir yer olsun isterdin değil mi?” dedim onun yanına geldiğimde. “ Daha az insanın olduğu.”
“ – Hatta kimsenin olmadığı” diye devam etti sigarasından bir nefes daha çekti. “Her gün o kadar zor geliyor ki birileriyle konuşmak zorunda olmak. Birinden bir şey istemek. Ne cevap vereceğini bilememek. Söyleyeceğin şeylerin nereye varabileceğini bilememek. Düşündükçe konuşmaktan vazgeçmek. Kendi başına bir köşede saklanırken yakalanmak. Dalga konusu olmak, sanki ucubeymişsin gibi görmeleri seni. İnsanlarla iletişim kurmak için kendimi zorladıkça içine düştüğüm kuyuyu daha da derinleştiriyormuşum gibi hissediyorum. Bundan nasıl kurtulacağım bilemiyorum. Aslında bir yöntem buldum.” Elindeki şişeyi salladı. “Öyle bakma, epey işe yarıyor.”
“ – Biliyorum, telefonundaki listenin yarısından çoğunu o sayede tanıdın zaten.” Dedim. “O artık denklem dışında”
“ – Karaciğer?”
“ – Hayır.”
“ – Ekonomik?”
“ – Hayır”
“ – Annem?”
“ – Hayır.”
“ – Din deme sakın.”
“ – Saçmalama.” Dedim gülerek. “Din ‘için’ dese bırakması çok daha kolay olurdu hatta.” Diye ekledim gülerek. “Zıvanadan çıktı, o yüzden. Ne yaptığımızı, ne konuştuğumuzu hatırlayamayacak kadar.”
“ – O kadar ha?” Elini omzuma koydu. Biraz acıyarak bana baktı. Sanki ‘birileriyle iletişime geçmeye kendini bu kadar zorlarsan olacağı buydu’ der gibiydi.
“ – Evet o kadar.” Diye yanıtladım. “Diğer elindeki de bitiyor.” Diye ekledim. Bir an sigaraya baktı.
“ – O iyi olmuş. Sarhoş olmadıkça kokusundan uyuyamıyorum bile.” Dedi. “Çok kilo vermişim.”
“ – Evet, düşündüğümüzden daha fazlasını verdik.”
“ – Mutlu muyuz?” diye sordu.
“ – Bilmiyorum.”
“ – Her zamanki gibi yani. Herhangi birini tatmin edecek şeylerden çok daha fazlasına sahibiz.”
“ – Ama kendimize de sahibiz.” Diye bitirdim cümlesini.
“ – Ama kendimize de sahibiz.” Diye tekrarladı arkamdan. Gözleri sol elime takıldı “Bu sefer olacak sanırım?”
“ – Evet.” Diye cevap verdim.
“ – O mutlu mu?”
“ – Mutlu olduğunu umuyorum.”
“ – O’nu mutlu edebiliyor muyuz?”
“ – Umarım edebiliyoruzdur.” Dedim.
“ – Peki şimdi nereye?” Diye sordu uzun bir sessizlikten sonra. Arada 2 sigara daha yakmış şarabı bitirip çatıdaki poşetten bir bira açıp içmeye başlamıştı.
“ – Son birine daha uğramam lazım. Ona bir şey vereceğim. Sonra da gitmem lazım buradan artık. Yoksa az önce sorduğun soruya çok daha net ve olumsuz bir yanıt vereceğimden eminim.” Dedim kendimden çok kendime.
“ – O zaman yakında görüşeceğiz tekrar.”
“ – Evet, tekrar. Belki de…” bir an duraksadım
“ – belki de son kez.” Diye bitirdi cümlemi.
Kendimi ihtiyacım olan yalnızlıkla tek başıma bıraktım. Bıraktım ki gecenin sessizliğini yaşayabilsin. Düşüncelerin fısıltısının acı çeken bir insanın haykırışları gibi duyulduğu saatlerin tadına varabilsin. Çantamı sırtıma aldım, terasın kapısından geçip kapıyı kapattım.

29 Haziran 2017 Perşembe

Kırık Kumsaati-2

Bir damla, ardından bir damla daha, bakışlarımı 4 gencin oturduğu bar masasından çekip gökyüzüne yönlendirdim. Gerçekten yağmur yağmaya başlamıştı. Binanın yanından ayrılıp tekrar önüne doğru yürüdüm, tüm başımdan geçenlerin ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken uçurumun kenarında oturan bir siluet dikkatimi çekti. Oldukça şişman. Uzun saçı arkadan toplanmış, kulaklarında küpeler olan, sakallı birisi ayaklarını uçurumdan sarkıtmış, aşağıyı izliyordu. Elinde bir şey tuttuğunu görebiliyordum. Yanına gittim, oturdum. “Neye bakıyorsun?” diye sordum, aslında gerçekten merak etmiştim. Bakışlarını yoldan ayırmadan, “Arabalara” dedi sadece. Elinde köşeli bir makyaj aynası vardı. Onu görebiliyordum artık. Arkasındaki lacivert plastiği bana dönüktü. Elimde sürekli beceriksizce çeviriyor ara sıra düşürecek gibi oluyor son anda yakalıyordum. “Neden arabaları izliyorsun?” diye sordum, biraz da cevabını bilerek. Ne kadar uzak olsak da markalarını seçebiliyordum. Aşağıdaki yoldan vızır vızır, renk renk model model BMW geçiyordu. “Çok güzeller” diye cevapladık sorumu aynı anda. Hep istedik bir tanesine sahip olmayı, binip kullanmayı. Dönüp baktığımda benim olduğunu görmeyi.  Hatta sadece bunu istedik belki de bazı günler. Ya da aylar kim bilir? Saymadım ki.
“Peki ayna?” Niye sordum. Aynalardan hiçbir zaman hoşlanmamıştım, neden elimde bir makyaj aynasıyla gezineyim ki. Hiçbir zaman aynada bana kızgınlıkla bakan adamla göz göze gelmek istemedim. Hiç aynaya zor sığan o hımbıl bedene tahammül edemedim. Şimdi neden elimde sırtı dönük bir aynayla bir uçurum kenarına oturayım ki? “ Bakmak ister misin?” Diye cevap verdi genç ve uzun saçlı ben. Neden olmasın diye düşündüm. 
“ - Olur. Uzatır mısın?” 
“ – Tabii.” Aynayı bana doğru uzattı gözlerini aşağıdaki arabalardan ayırmadan. Yüzüne ilk defa o zaman dikkat ettim. Salyaları akıyor, yalanıp duruyordu. Sanki o arabalar en sevdiği yemekmiş gibi. Uzun sakalları salyasıyla sırılsıklam olmuştu. Gözlerinde engellenemez bir iştah, dudaklarında bir pastaya atılmak üzere olan çirkin obez bir çocuğun gülümsemesi vardı. Dişleri sanki sivri, elleri ise giderek pençe gibi görünmeye başlamıştı bana. Dişlerinin arasından uzun ince bir dil uzanıp ara sıra salyalarını yalıyordu. Arabalara bakarak yalanıyordum. Uzanıp elime aynayı aldım. Yüzünü kendime çevirdim. Göreceğim şeyden az çok emindim. Sabah evden çıkmadan duş almış, katlanılamaz birkaç dakika boyunca saçımı kuruturken kendimle yüz yüze durmak zorunda kalmıştım. Gördüğüm şey düşündüğüm şey değildi.
Düz uzun saçlı, neredeyse göğsüne kadar inen uzun muntazam sakalları olan ben yaşlarda bir adam bana bakıyordu. Kafamı sağa doğru eğdim o da öyle yaptı. Aynayı kendime yaklaştırdım, gözlerimiz aynıydı, burnumuz, dudaklarımız. Benden daha ince, daha yakışıklıydı. Aynayı kendimden uzaklaştırdım kendimi daha iyi görebilmek için. Düz saçlarını at kuyruğu yapmış sakallı ben İtalyan kesim çok kaliteli bir takım elbisenin içinde inanılmaz bir özgüvenle beni inceliyordu. Hemen yanında siyah bir BMW M3, diğer yanında kocaman mat siyah bir Harley duruyordu. İnce kravatını düzeltip bana göz kırptı. “Bunların hepsi senin” der gibi bir hali vardı. Yavaş yavaş hareket etmeye başladı, üstündeki takım elbise yerini dar siyah bir pantolona bıraktı. Düzgün baştan aşağı dövmelerle kaplı vücudunu fark ettim. Salınarak arabanın bagajına gitti, bir gitar çıkarttı. Rüzgarda A Change of Season’ın notları yankılanıyordu sanki. Aynadaki ben artık sahneden arkasında büyük bir orkestrayla Dream Theater çalıyordu, ve söylüyordu da aynı zamanda. Şarkı devam ettikçe hava da açmaya başladı. Sanki mevsim değişiyor, bahar yerini yaza bırakıyor gibiydi. Ne kadar uzun süre bu hayalin içinde tıkılıp kalmıştım acaba? Şarkı 23 dakika mıydı? 23 gün ya da? 23 saat olabilir mi? Belki 23 aydı! Ya da 23 yıl. Bunca zaman bunların hepsi benim olsun istedim. Arzuladım. İlgiyi, başarıyı, arabayı, motosikleti, o vücudu, o kalabalığın önünde kusursuzca icra edilen sanatı. Aynayı yüzümden uzaklaştırıp arabaları izleyen canavara uzattım. Yerinde yeller esiyordu. Bir tek ben tek başıma ayaklarımı sallandırmış uçurumdan aşağı izliyordum. Aynayı ise ters döndürmüştüm. 
Hava burada oturup sıkılmak için çok güzeldi. Sakallarımdaki salyaları elimin tersiyle sildim. Ayağa kalktım. Aynayı sert bir şekilde yere attım. Kırıldı, paramparça oldu. Sadece bir iki parçasını aldım elime. Arkamı döndüm, cebime atmak üzereydim ki motosikletimi ve üstünde ekipmanlarımı gördüm. Binanın önünde duruyordu. Anahtarı üstünde. Sırt çantam ise arka tekerine dayanmış vaziyetteydi. Sanki yeni yıkanmış, bakımdan yeni çıkmış gibi parlıyordu.  Kırık ayna parçalarını sırt çantamın yan cebine koyup üstümü giymeye başladım. Hava ne kadar da uygundu motosikletle bir yerlere gitmeye. Yola düşmeye. Pek de düşünmeden nereye gideceğini. Aklımda bunlar varken çoktan yola koyulmuş olduğumu fark etmem biraz zaman aldı. Dikiz aynamda kesik bina küçülürken oraya döneceğimin, orada işimin henüz bitmediği düşüncesi aklımın kıyısında kıpırdandı. Ve gözlerimi tekrardan dikiz aynasından önüme çevirdim. Yol ufukta kayboluyor, görünürde tek bir araba bile yoktu. Güneş sol arkamda parlıyor, gölgemi önüme düşürüyordu. Rüzgarın üstündeki yolculuğuma bir süre böyle devam ettim. Ne kadar bilmiyorum. Güneş kaç kere battı, kaç kere doğdu, ya da hiç kıpırdadı mı ondan da emin değildim. Asfalt yarım metre altımda arkaya doğru akıyor, ben sağlı sollu bahçeler arasından geçiyordum. Bunların arasında taptaze meyvelerin güzel kokuları her nefesimde ciğerimi dolduruyordu. 
Bu arada gözüme bir bahçe takıldı. Ona doğru yavaşlayıp motorumdan indim. Bir nar bahçesiydi bu. Ağaçları çiçeklerini yeni dökmüş küçücük narlar dallarını dolduruyordu. Bahçe çitle ya da telle çevrili değildi. Ben de motorumu yolun kenarında bırakıp bahçenin içine daldım. Manzara acı verecek kadar güzeldi. Çok uzun olmasa da çok güzel olan nar ağaçları o kadar muntazam bir şekilde dizilmişti ki bahçenin girişine durup etrafa bakınmak bile nefes kesiyordu. Kuru toprakta yürümeye başladım. Geçerken ellerimi kaldırıp ağaçların dallarına dokunuyordum bazılarına. Hava kararmaya başlamıştı. Ağaçların gölgeleri giderek uzamış gibiydi. Ne kadar yorgun olduğumu o an ilk kez fark etmiş, bir ağacın dibine, gölgesinden faydalanacak şekilde oturmuştum. “Hoş geldin” Yine aynı rahatsız edici his. Kendi sesimin başka bir kaynaktan gelmesi. Tam arkamda, ensemden.  Oturduğum yerden önümde hiçbir insan gölgesi görmemek şaşırttı beni. Kalkıp arkamı döndüğümde bir ağaçla yüz yüze geldim. Gövdesine yüzüm kazınmış, ağaç kabuğundan derisi, yapraklardan sakalı olan ben beni inceliyordu. Yüzümde gülmemek için kendimi zor tutuyor olmamın ifadesini görmüş olacak ki bana bıkkın bir şekilde “Hadi söyle de rahatla” dedi. “Kim seni bu kadar bekletti? Ağaç olmuşsun!” dedim katıla katıla gülerek. Önce biraz canı sıkılmış gibi gözükse de sonra o da bana katıldı. Ne de olsa aynı kötü espri anlayışına sahibiz. Bazı şeyler hiç değişmiyor.
“ – Devam edebilince sen olduk demek öyle mi?” diye sordu gülme krizimiz sona erdiğinde. 
“ – Sanırım. Kaç yaşındasın şu anda?”
“ – On yedi.” Diye yanıtladı. Elimi uzatıp gözünden süzülen yaşları sildim. Gülerken gözleri yaşarmıştı. Ama dallarını bir kol hassasiyetinde kullanamıyordum belli ki. 
“ – Nar ağacı olduğumuz yaştasın. Peki kaç zamandır?” diye sordum.
“ – Kaç mevsim geçti bilmiyorum. Bir yerden sonra saymayı bırakıyorsun ağaç olunca. Aynı döngü her sene. Önce çiçek açıyorsun. Sonra bütün gücünle meyvelerini büyütüyorsun. Sonra O gelmiyor. Teker teker düşmeye başlıyor. O çürük meyve kokusu, sirke gibi. Hiç değişmiyor. En güzelini ya gelirse diye bütün gücünle saklıyorsun. Ama o gelmiyor. Sonunda sonuncusu da düşüp çürüyor. Senin için, doğadaki birçok dostun için besin oluyor. Sen onun için özene bözene büyütüp en tatlı olması için verdiğin onca çabadan sonra gözlerinin önünde çürümesini izliyorsun.”
“ – En azından birçok dostuna besin oluyor.” Diye kestim sözünü. Gülümsedi.
“ – Evet” dedi. “Bir çok dostuma ve bana besin oluyor. Sonra yapraklarım dökülüyor. Günler kısalıyor. Rüzgarlar sertleşiyor. Sanki artık dayanamayacakmışsın gibi geliyor kimi zaman. Soğuk ve yalnızlık. Dallarını hissedemez hale geliyorsun. Kendini hissedemez hale geliyorsun. Gözlerini sıkı sıkı yumup tüm bunların bir hayal, kötü bir rüya, bir kabus olduğunu tekrarlayıp duruyorsun kendine. O kadar üşüyorsun ki, yanmayı buna tercih ediyorsun. Köklerini daha da derine gömüyorsun. Bir kırıntı bulabilmek için, biraz daha dayanabilmek için. Kendine biraz daha hakim olabilmek için. Tam artık dayanamayacağım dediğin sabah bir kuş uçup dallarından birine konup ötüşüyle seni uyandırıyor. Bahar geliyor, dayan diyor. Gözlerini gözlerine dikiyor. Gagasıyla seni dürtüyor, gerçeği hatırlatıyor. Kışın biteceğini anlatmaya çalışıyor. Tekrar baharın geleceğini ve çiçek açacağını hatırlatmaya çalışıyor. Arı dostlarının tekrar geleceğini, belki ara sıra senin gibi meraklı bir insanın bile uğrayacağını hatırlatıyor. Ve o anda anlıyorsun. Bir kışı daha atlattığını. Güneşi hissediyorsun tekrar. Sanki ilk kez hisseder gibi. Ilık yağmur yıkıyor bütün vücudunu, ve ruhunu. Bazen bir gökkuşağı yakalıyor gözün. Güzelliğine hayran kalıyorsun ve O geliyor aklına. Onun güzelliği. Bu güç veriyor sana tekrar, tekrar tomurcuklanıyor dalların. Ve ziyaretçilerin artıyor. Günler gelip geçiyor. Herkes gelip gidiyor. O hariç” Tiradına o kadar dalmıştım ki ne sırılsıklam olduğumun, ne dallarındaki küçücük narların büyüyüp kızarmaya başladığının farkına varmamıştım. Rüzgar daha sert, hava daha serindi. Güneşin önünde bulutlar bir gidiyor bir geliyordu. Hava giderek soğuyordu.
“ – Gitmem lazım biliyorsun değil mi?” dedim kendimi biraz suçlu hissederek.
“ – Suçlu hissetme kendini. Yapman gereken daha çok şey var. Ama tek bir isteğim olacak senden.” Dedi ve dalları kıpırdanmaya başladı. Hiç görmediğim en içlerde bir dal uzandı. Üzerinde iki elimle ancak tutabileceğim kocaman kıpkırmızı bir nar vardı. “bunu al.” Dedi. “İhtiyacın olacak.”
Nar ağacından olgun narı koparttım, çantama attım. Elimi gövdesine koydum. “En iyimiz sensin.” Dedim. En temizimiz. Arkamı döndüm ve motoruma doğru yürüdüm. Kaskımı taktım. Motorumu tam ters çevirip yağmurun içine daldım. Nar ağacının sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. Yağmur yıkıyordu beni, bedenimi ve ruhumu. Binaya dönmeliydim. Ve önümde ne kadar olduğunu hiç bilmediğim bir yol vardı. Ve kaskıma vuran her damla, arka tekerimden sıçrayıp sırtımı ıslatan her damla giderek soğumaya başlamıştı. Kış geliyor, eve varmalıyım artık. Ufukta o kesik bina gözüme ilişti. İçeri o ya da bu şekilde girmem gerekecekti. Yeterince oyalanmıştım. Ya da belki her zamanki gibi erken gelmiştim bilmiyorum.

28 Haziran 2017 Çarşamba

Kırık Kumsaati-1

O tahta basamakların önünde duruyorum yine. Garip bir şekilde tanıdık. Buraya nasıl geldim ki? Bakışlarımı yere indiriyorum. Ayaklarımda yırtık pırtık siyah bir converse var. Sol ayağımın serçe parmağı sanki dışarı taşmış gibi duruyor. Biraz tebessüm ediyorum bu manzaraya. Ne kadar da tanıdık. Bir o kadar da eski ve tozlu, yıpranmış sanki manzara da, ayakkabılarım gibi. Ama sanki yine de çok güzeller gibi. Bakışlarım altımdaki siyah şorta takılıyor. Acaba nerede ki bu? Şimdi arasam bulabilir miyim? E üstümde ya zaten? Neden aramalıyım ki o zaman? Siyah t-shirt’üme bakıyorum. Düz sade bir t-shirt. Bunlardan ne kadar da çok var dolabımda. Yine bir moda ikonu olmaktan olabildiğince uzak gelmişim bu anılarımı inşa ettiğim binanın önüne.
Nasıl geldim ki acaba buraya? Hangi yolu izledim? Taksiye mi bindim yoksa yürüdüm mü? Koştum belki de! Ya da paraşütle atladım? Bu olasılık kıkırdattıysa da beni, arkamı dönüp baktığımda yerde uçuşan bir paraşüt yerine vızıldayan oyuncak arabalarla dolu bir yol gördüm. Biraz daha dikkatli bakınca onların oyuncak araba olmadığını fark edip tek kaşımı kaldırdım merakla. Ne kadar da küçüktüler. Sanırım çok uzaktılar benden. Biraz öne doğru eğilip bu küçük arabalara bakmaya çalıştığımda hiç beklemediğim şiddette buz gibi bir rüzgar beni geri sürükledi. Sanırım rüzgarın nedeni yüksek bir uçurumun kıyısında duruyor olmamdı. Tıpkı arabaların uzaklığı gibi. 
Tekrar arkama baktığımda tahta basamaklar ve arkasındaki loş bina hala duruyordu. Sağı ve solu boştu. Ne garip, sanki ait olduğu yerden kesilip buraya getirilmiş gibi bir hali vardı. Aynı ben gibi diye düşündüm, ait olduğum zamandan kesilip buraya konulmuşum gibi hissetmeye başlamıştım. Az önce beni olduğum yere yapıştıran rüzgar yere saçılmış duran onlarca saman kağıdından yapılmış zarfı havalandırmıştı. Bu zarfların az önce yere bakarken dikkatimi çekmemiş olması ne kadar da garip. Havada uçuşanlardan bir tanesini yakaladım. Üstünde hiçbir şey yazılı değildi, ama içinde bir mektubun olduğu belliydi. Zarf yapıştırılmamış ya da mühürlenmemişti. Birisi bunun bulunup okunulmasını istiyor olmalıydı. Onu kıracak değildim. Zarfa –geri kapatabilmek için- bir zarar vermeden özenle açıp mektubu çıkarttım. Bir davetiye gibiydi. Yazılar benim okuyabileceğim bir lisanda yazılmamış olsa da içimi boğucu bir hüzün kaplamıştı o sayfa üzerindeki kelimelerin ruhuma söylediği ağıt yüzünden. Bir tarih ve saat verilmişti belli ki yıllar öncesine ait bir günden bahsedilmiş. Çocuksu bir naiflikle yazılmış doğum günü davetiyelerini bana hatırlatan bir ölüm davetiyesi. Herkesi ya da hiçbirimizi bekliyor gibi. Herkese haber vermek için kimseye haber vermemiş birinin son kelimeleri ya da kim bilir son düşünceleri. 
Okudukça yazıldığı dile daha da hakim olmaya başlamıştım ama öğrendiğim her hece yüzümdeki tebessümü eksiltiyordu. Kulaklarımda uğultusu kıpırdanan rüzgar parlak güneşin önüne silik bulutlar taşıyordu. Yazılanların sonunda adımı soyadımı ve imzamı görünce hiç şaşıramayacak kadar tanımıştım mektubun yazarını. Kurşun grisi gökyüzüne baktığımda eğer biraz daha oyalanırsam sırılsıklam ıslanacağıma dair bir his kapladı içimi. Mektubu özenle katlayıp zarfının içine yerleştirirken zarfın üstüne damlayan bir damlanın gözümden mi bulutlardan mı geldiğini bilmiyordum. Sırtımı binaya verip uçuruma doğru savurdum mektubu ait olduğu yere sürüklenmesi temennisiyle.
Güneş tekrar tatlı yüzünü göstermişti, boynuma asılı olan güneş gözlüğümü takıp gözümün acımasını engelleyerek uçuşan mektuplara baktım. Martılar gibi sanki kanat çırptıklarını görebiliyordum. Sanki rotalarında uçuşan göçebe kuşlar gibi. Ama çok daha düzensiz ve kararsız. Söylenmekle söylenmemek arasında sıkışmış cümleler gibi zihin ve dudaklar arasında gidip gelen. Konuşmak için alınan her nefesle biraz daha yanan ve sonunda gırtlakta tatsız ama tanıdık bir acılık bırakan. Bir uçurumun başında bu kadar çok alıcısı olmayan mektup olması, ilk anda bende yarattığı gariplik hissini giderek kaybediyordu. Bir postanenin alıcısız mektuplarla dolup taşmasındansa böyle bir uçurumda bulunan her taşın altına sıkıştırılmış olması çok daha mantıklı gelmeye başlamıştı havada dolaşan kelimeleri izlerken. 
Ayağa kalkıp toplayabildiğim kadarını toplayıp kucağıma koydum. Bazılarının üstüne silik isimler çiziktirilmiş olduğunu fark ettim ilgiyle. İsimler o kadar tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Düşünmesi başımı ağrıtıyor, parça parça görüntüler zihnime minik minik çarpıyordu, parçalanmış fotoğraflar gibi. Kaşlarım çatık hatırlamaya çalışmaktan vazgeçeli ne kadar olduğunu düşünürken yakaladım kendimi. Mektupları okudum aylarca belki, ya da sadece birkaç saniyede. Kalp atışlarım hızlandı bazen, sinir ya da heyecanla. Gözlerimi açtım toparladığım bütün mektupları okumam bittiğinde. Rüzgar dinmişti. İleri doğru kaykılıp uçurumdan aşağı baktım. Ne kadar da tanıdık bir histi bu düşüş hissi. Kim bilir kaç kere atlanmış kaç kere uçulmuş? Ayaklarımın yerden kesildiği anla yere çarptığım an geçen süre uçmuş sayılır mıyım? Aklımdaki bütün soruları bastıran en önemli soru buydu tekrar ayağa kalktığımda. “Bence sayılır”.
 İnsanın kendi sesini başka bir kaynaktan duyması hep garip gelir bana. Eminim şarkıcılara öyle gelmiyordur. Alışmışlardır yani. Ben ne zaman bir ses ya da görüntü kaydında kendimi duysam hep garipserim hala. Bu nedenle birkaç metre ötemden gelen sesi duyunca da biraz garipsedim. Döndüğümde kendimle göz gözeydim. Aynı boyda olduğumuz ve gözlerimiz de tam olarak aynı hizada olduğu için göz göze gelme işini tam anlamıyla yaşadım. Karşımda duran benim üstümde çok benzer kıyafetler vardı. Gözlerinde biraz usanmışlığın izlerini görmek mümkündü. Zor olan; dikkatimi, paramparça olmuş bedeninden ve kanla keçeleşmiş uzun saçlarından, boydan boya birkaç yönde yarılıp açılmış yüzünden alıp gözlerine çevirmemdi. Bu çabam belli ki içinde bulunduğum usanmışlığı daha da derinleştirmişti. Bazı parmaklarım eksik sol elimle cebimden sigarasını alıp birkaç parçaya ayrılmış dudaklarının arasına koydu. “Ateşin var mı?” Yine aynı garip his. Kendi sesimi dışardan duyunca rahatsızlık veriyor. “Yok. Bıraktık sigarayı” dedim. Neden onu da kattıysam. “Kendi adına konuş” dedi. “Tamam” dedim. 
Her yere kan saçarak aksaya aksaya yanıma geldi. İşaret parmağı olması gereken şeyi kaldırıp yanağıma dokundu. “Çok garip değil mi?” diye sordu. “Kendinle konuşmak mı?” diye aklıma geldi çoğu aklı başında kişinin geleceği gibi. “Yok, yanağında sivilce kalmamış. Ben hayatım boyunca sivilceli kalacağım sanıyordum” dedi. Hak verdim aslında. Ben de öyle olacağını düşünüyordum. Yanmamış sigarası kan içinde, dudaklarından sarkarken “sen büyüdün, ama ben uçtum. Hangimiz daha çok tatmin olduk sence?” diye sordu. Bilmiyordum cevabını. Kaşlarımı ilgiyle kaldırıp düşünürken hep yaptığım gibi yanağımı kaşıdım sağ elimle. “Bana da versene bir tane” dedim sol cebine bakarak. “Hani bırakmıştın?” dedi sesi alaycıydı. “Bilmiyorum belki daha başlamamışımdır bile.” dedim dalgın bir şekilde hala uçmanın nasıl olabileceğini hayal ederken. “Mantıklı” dedi, yarısına yakını içilmiş soft Camel paketini bana uzatırken kafasını sallıyor, katır kutur sesler çıkartıyordu.
Kendime ayırdığım zaman epey fazla sürmüş olacak ki ikimizde dudaklarımızda yanmamış sigaralarımızla huzursuz bir şekilde kıpırdanmaya başlamıştık. “Ben gitsem diyorum” dedik ikimizde. “Haklısın” diye koromuza devam ettik. Paketi uzattım tekrar uyuşuk bir şekilde. “Ateş yok zaten” dedim. “İçeri girmeyecek misin? Vardır orda” dedi. Konuştuğunda yırtık dudakları çok garip hareket ediyordu ve bakışlarım sürekli onlara takılıyordu.  “Gireceğim” dedim. “Sende kalsın o zaman dedi.” Kendimi uçurum kıyısında ağzımda yanmamış bir sigara boşluğa doğru sigara paketi uzatırken buldum. Nereye gitti diye düşünmedim çünkü gideceği yolu üç aşağı beş yukarı ben çizmiştim zaten ondan biraz daha küçükken. Küçük arabaların vızıltısı ve görüntüsü gittikçe saçma ve katlanılmaz bir hal almaya başlamıştı ki aslında bir şekilde buraya geliş nedenim olan binaya doğru döndüm yine. Sabırlı bir şekilde beni orda bekliyordu. Binanın beraber olması gereken yapıdan ayrıldığı yerler meraklandırdı beni ve girmeden etrafında şöyle bir tur atmaya karar verdim. Duvarların dışı komik bir şekilde testereyle kesilmiş tahtalara benziyordu ama dokununca betonun dokusunu tanıyabiliyordum. Birisi kocaman bir testereyle koca binanın bu kadarını kesip ayırmış gibiydi. Duvardaki betonun seyreldiği yerlerden içeriyi görebiliyordum. Cam tuğla gibi arkasını gösteren bir malzemeyle yapılmış gibiydi. Bu durum epey ilgimi çekti ve o tuğlaların etrafındaki betonu ne kadar kolay ufalayabildiğimi fark edince de sevindim. Böylece o ilginç manzarayı daha iyi inceleyebilecektim. 
O yapının içinde o kadar çok zaman geçirmiştim ki içerisini ezbere bir kağıda ya da tuvale çizebilirdim. Bu yüzden aslında ne göreceğimi çok iyi bilerek cam tuğlalardan birine yaklaştım ve içeride olup bitenlere baktım. Bir masada gördüm kendimi, suratımda çok da anlaşılması güç olmayan bir ifade ile sırtımı duvara yaslamış oturuyordum. Kulağımda kulaklık bacaklarımı oturduğum banka uzatmış ve birbiri üstüne atmıştım. Belli ki bir şeyler canımı sıkmıştı. Bakışlarım uzaklarda bir yerlere kilitlenmiş çevremde olup bitene pek dikkat etmiyordum. Aynı şu anda yaptığım hata gibi yine sadece kendi ne yaptığıma odaklanmış çevreyi izlemiyordum bile. Önümdeki biraya ilişti gözüm, daha yeni istemiştim besbelli, bardağı daha yeni buğulanmaya başlamış koca bir yudum alınmış gibi duruyordu. Biranın yanında duran küllükte 4 ya da 5 sigara söndürülmüştü. Muhtemelen o akşamki ikinci biramı içiyordum daha. “Sarhoş olana kadar her yetmişlikle 3 sigara içiyorum, ondan sonra işin ucu kaçıyor.” 
Sanki kendi sesimi dışarıdan duymaya alışmam gerekirmiş gibi bir hisle arkama baktım omzumun üstünden. “Evet biliyorum” dedim karşımda duran benden daha genç ama masadakinden daha yaşlı bana “o cümleyi kaç kere kurduğumu hatırlayamıyorum bile.” Ben yanıma geldim, “kimin ilgisini çekmeye çalışıyor dersin?” diye sordu bana. “Muhtemelen herhangi bir dişinin. Baksana şarkı mırıldanmaya bile başladık”. Kendi dertleriyle yoğrulan ben yeni bir sigara yakıp birasının yarısından çoğunu içmişti bile. Uzaklara dalgın buğulu bakışlar atarak muhtemelen dinlediği şarkının sözlerini mırıldanıyordu kendi kendine. Biri dokunsa ağlayacak gibi. 
“- O’nu mu bekliyor sence?” dedi genç ben bana. 
“- Ne zaman beklemedik ki?” diye yanıtladım. Haklısın der gibi iç geçirdi, bunu bir çakmak sesi takip etti. 
“- Daha bırakmadık mı?” diye sordum.
 “- 2 kere denedik, olmuyor.” diye yanıtladı genç ben.
 “- 3üncü de bırakacaksın.”
“- Çok da umurumda değil.”
Omuz silkip şarkı söyleyerek birasının tadını çıkartan genç bana döndüm. “Bu akşam da gelmeyecek” dedim. “Ne zaman geldi ki?” diye cevap verdim kendime. “Onunla konuşmalı mıyım?” Bunun dışımdan sormadığıma eminim. “Hiçbir şeyi değiştirmez. Bırak ne hali varsa görsün” dedi daha genç ben.
“- Bize karşı neden bu kadar acımasızsın?” diye sordum.
“- Ne onu ne seni ne kendimi ne az önce kan revan içinde dolanan palyaçoyu görmeye tahammülüm yok. Sen gelmiş bana neden bu kadar acımasız olduğumu soruyorsun.”
“- Kaç yaşındasın?”
“- Yirmi üç.”
“- Anlıyorum. Ne kadar canının yandığını hatırlıyorum“
“- Hatırlıyor musun?!” Çılgınlar gibi gülmeye başladı 23 yaşındaki ben. “Ne kadar canımın yandığını hatırlıyorsun öyle mi?! Senin hatırladığını sandığın ne kadar canının yanabileceğini düşünmek olmasın?!” diye haykırdı. Bir yandan kalın siyah montunun fermuarını çekiştiriyordu açmak için.
“- Nasıl yani?” Merak içindeydim.
“- İşte böyle!” Montumun fermuarını indirmişti sonunda. Üstünde şu an üstümde olan siyah t-shirt vardı. T-shirt’ün göğsünde büyük ıslak ve yapış yapış duran koyu bir leke ve arkasında bir boşluk vardı sanki. “Kalbini söküp atabilmeyi kaç kere dilediğini hatırlıyor musun?” diye hırladı bana. İlk gördüğümde ne kadar perişan gözüktüğümü fark etmemiştim. Ne zaman birinin nasıl gözüktüğünü fark ettim ki zaten? “Aa evet,” diye devam etti “sen sadece düşünmüştün, o acının sadece yankısını hatırlıyorsun değil mi? Peki ya ben? Son hissettiğim şey o acı. Tek düşünebildiğim şey o acı, tek hatırlayabildiğim şey o acı. Tek hissedebildiğim şey o acı! Sen o günü hatırlamıyorsun bile!” eliyle dibinde durduğumuz duvara sertçe vurdu. “O gün onu beklemiyoruz. O gün mutsuz bile değiliz heyecan içindeyiz, kalbimiz umutla dolu. O’nun adını bile bilmiyoruz o gün. Sadece düşüncelerine aşık olduğu kızı arkadaşlarına anlatmak için heyecanla bekliyor. Birinin ilgisini çekmek için değil keyifle şarkı söylüyor. Buna –göğsündeki boşluğu göstererek- neden olacak her şeyin başladığı günü izliyorsun. Ve daha ne gördüğünü bile bilmeden sadece, hep yaptığın gibi yargılıyorsun.” Yüzünde aynaya baktığımda görmeye son derece aşina olduğum o nefret dolu öfkeyle gözlerimizin içine bakıyorduk. “Hangimiz kalpsiz acaba?” dedi kısık sesle. Elini –duvara vurduğunda avucunun içi parçalanmış olacak ki kan içindeydi- duvardan çekip göğsüme koydu. Sigarasının son nefesini içine çekti, suratıma tiksinerek üfledi. Arkasını dönerken yok olmaya başlamıştı bile. Göğsüme indirdim bakışlarımı hiçbir iz yoktu, ama duvarda kanlı beş parmak ve bir avuç içi yadsınamaz bir gerçeklikle duruyordu. 
Bakışlarımı tekrar binanın içine çevirdim. Sarışın düz saçlı bir kız karşıma oturmuştu. Ona heyecan içinde bir şeyler anlatıyordum. Sanırım haklıydım. Düşündüklerine, gördüklerine, duyduklarına aşık olduğum kızı anlatıyordum. Öylece onları izliyordum. Diğer benlerde olan ama bende olmayan bir şey vardı sanki bu gencecik çocukta. Gözlüklü bir çocuk geldi masaya, karşıma oturdu. Aynı heyecanla bütün olayları baştan sona ona tekrar anlattım. Bu sırada sarışın kız telefonuna bakıyordu. Sanki bir şeyler arıyordu. Bana heyecanla bir şeyler gösterdi. Masadaki heyecan onca yılın sıkışıp kaldığı duvarı bile aşıp bana kadar geliyordu. Birini arıyor! İçeri girip engel olmalıyım. Yoksa nelerin başlayacağını hatırlıyorum. Arkamı döndüğüm anda kendimle çarpışıp yere düşüyorum, ikimizde.
“- Yapma.” Diyor sakince. 
“- Neler olacağını bilmiyorsun!” diye çıkışıyorum.
“- Biliyorum” tek diyebildiğim bu, ağlamaya başlıyor ben. Böyle durumlarda ne yapacağımı hiçbir zaman bilemediğim için sadece yanına oturup sırtını okşamaya çalışıyorum. “Yapmana gerek yok, senin için ne kadar zor biliyorum.” Elimi indirip bağdaş kurduğum bacaklarımın arasında kavuşturuyorum. Hıçkıra hıçkıra ağladıkça ağlıyor ben, rahatsız bir şekilde yanında oturuyorum. Ağlarken sanki gözlerinde gördüğüm sönük ışık her damla gözyaşıyla beraber yanaklarından süzülüyordu. “Sanki yağmur yağacak gibi” dedim birden, neden bilmiyorum. Ağlayan ben bakışlarını kaldırıp masmavi gökyüzüne baktı. “Evet” dedi “yakında başlayacaktır.”  Konuşabildiği için çok rahatlamıştım. “Neyimiz var?” diye sorabildim bir süre rahatsız bir şekilde yan yana yerde oturduktan sonra. “Neyin var demek istedin sanırım.” Diye düzeltti beni soğuk bir sesle. 
“- Sen ben değil misin?” diye sordum
“- Görünüşe göre çok benzer olduğumuzu söyleyebilirim.” Dedi aynı soğuklukla. Ona daha dikkatli baktığımda bana ne kadar benzese de bir şeylerinin benden daha güzel olduğu hissine kapılıyordum. Yüzü mü daha güzeldi? Daha sağlıklı belki de? Tırnaklarının yenmemiş olduğu bir gerçekti. Düzenli tıraş oluyor gibi bir hali vardı. Saçı çok daha bakımlı, sanki şu anda olduğumdan çok daha düzgün duruyordu aynı kıyafetler onun üstünde. Dişleri sanki daha beyaz, alnı daha az kırışık, belki de yürürken de aksamıyordur. Belki de annemin tiril tiril derken tarif ettiği görüntü buydu. Onun bir yansımasını görüyordum.
“- Sen benden daha iyisin” dedim bu uzun incelememin sonunda. Bomboş gözlerle bana bakıyordu. Konuşmak için konuşmamı bekliyor gibiydi. Biten gözyaşlarıyla beraber gözlerinde o titrek pırıltı da kaybolmuştu, sanki son duygu kırıntısı da akıp gitmişti.
“ – Öyle miyim?” diye sordu.
“ – Kaç yaşındasın?” diye sorusunu duymazdan geldim.
“ – Seninle saniyesine kadar aynı yaştayız.”
“ – Nasıl yani? Sen şu anda olmam gereken ben misin?” diye sordum biraz merak biraz da panik içinde.
“ – Hayır. Az önce seni durdurmasaydım olacak senim.” Sesi o kadar soğuktu ki ürperdim. Gözlerim olması gerektiği gibi ela değil siyahtı. Neden yüzünde bu kadar az kırışıklığı olduğuna şaşmamam lazımdı. Yüzümde hiçbir mimik yok, konuşurken kıpırdanan dudaklar, nefes alıp verirken genişleyen ve daralan burun deliklerim dışında hiçbir şey kıpırdamıyordu.
“ – Sen yapabilmiş halimsin.” Dedim birden.
“ – Evet.” Diye karşılık verdi.
“ – Ruhumdan, duygularımdan, korkularımdan, mutluluklarımdan ve hüznümden arınmışım.” Dedim daha çok kendime.
“ – Evet.” Dedi sadece. Dönüp ona baktım uzunca. Benden daha güzeldi, buna eminim, ama eksik olan bir şey vardı. Belki yeteri kadar güneş almayan bir yerde olduğumuz için, ya da sadece bana öyle geldi. Ne kadar beyazdı teni. Kahverengi olması gereken saçları, arasında turuncu kıllar olan sakalları simsiyahtı sanki. Tırnakları griydi. Kıyafeti simsiyahtı, başka bir renk yoktu sanki üstünde. Ne düşündüğümü biliyordum “Evet” dedi renksiz ben. Elini sol bacağıma koyup kalktı. Şortundaki tozu silkeledi. “Artık benim olmayacağımı biliyorsun” dedi kayıtsız bir şekilde duvarı işaret ederek. Renksiz beni son kez göreceğimi biliyordum arkamı ona dönerken. Camdan baktığımda masada ikinci bir kız vardı. Çok geç kalmıştım. Artık içeri girmemin bir anlamı olmayacaktı. O’nun kim olduğunu çoktan öğrenmiştim.

5 Nisan 2016 Salı

Brokoli

Brokoli dendiği zaman bir türlü kendimi iyi ya da hevesli hissedemiyorum. Brokolinin kullanım alanları arasında brokoli çorbası ve sebzeli noodle dışında ilgimi çeken bir şey yok. Gelin görün ki her türlü salata barın nedense değişmezleri arasında. Bir de çok sevenleri var. Onları hiç anlamıyorum. Yani tipi tip değil, tadı tat değil. Brokoli çorbasına da katkısı muhtemelen renk dışında pek azdır. Aynı şekilde noodlelarda da öyle olduğunu düşünüyorum. Yani açıkçası brokoliyi pek sevmiyorum. Hele brokoliyi yıkarken asla yeteri kadar yıkanmış olduğundan emin olamama hissi de var ki. Yani faydadan çok zarar bir sebze benim gözümde. Arkalardan “ama çok faydalı” diyenleri görür gibiyim. Hiç boşuna nefes tüketmeyin bence. Ondan gelen vitamindir liftir ıvır zıvırın faydası brokolinin şu hayatımızdan eksilttiklerinin yanında devede kulak kalır.

Tamam, başlıkla ilgili yazılması gerekenleri yazdıktan sonra gelelim konumuza. Son zamanlarda dikkatimi çeken önemli bir moda akımı var. Ki brokoliye karşı hissettiklerimi daha da güçlendiren bir akım bu. Bu erkeklerin saçlarının brokoliye benzemesi durumu. Şimdi bunu gavuristanda sarışın Thor gibi adamlardan 2-3 tanesi bir yaptı bu modeli. Nasıl bir dalgalanma yarattıysa toplum üzerinde bizim memleketin kırsalına kadar tepesinde saç olan bütün erkek cinsiyeti “ben de brokoli olmalıyım” dedi. Demekle kalmadı oldu. Olduruldu, kendini o ya da bu şekilde oldurttu. 

Şimdi diyeceksiniz ki, sende saç yok fırça saçlı yurdum insanına sallıyorsun. Evet canlarım bende saç yok. Bende saç 2009dan beri yok zaten. 7 yıldır olmayan bir saç yüzünden elalemin saçına hırlayacak değilim. Oradan bir iki sivri zeka aklından kedi-ciğer ilişkisiyle ilgili iğneleyici düşünceler içine girebilir. “Lan senin saç olsa sen de brokoli yaptırırdın, yaptıramıyorsun vızıklama” gibi şeyler düşünmenizi istemem. Çünkü şayet tepemdeki saçlarım tek tek sayılamayacak kadar çok olsaydı bile bir brokoliye benzemek istemezdim.

Şimdi ben bu duruma niye bu kadar bilendim, anlatayım. Bazı ülke gerçeklerinin farkına varmamızın vakti geldi geçiyor. Benim yolum düştü gittim İsveç’e, Danimarka’ya, Hollanda’ya şöyle bir gezindim oralara. Çirkin bir tane adam bir tane kadın ara ki bulasın. Bunun doğal seleksiyon sonucu bu noktaya geldiğini düşünüyorum. Adam önlemini zamanından almış, asırlardan beridir seçici. Adam güzel kadın güzelse çiftleşiyor ürüyor. İkisinden biri çirkinse onu ölüme terk edip soyunu kurutuyorlar. Öyle manken gibi kızlardan, Thor gibi adamlardan oluşan bir toplum kurmak bugünden yarına yapılacak bir iş mi sandınız? Dönüp bakıyorum Fransa’ya, Avusturya’ya, İspanya’ya, İtalya’ya aşk ve sanat medeniyeti. Sen hiçbir kitap okudun mu tek kaşlı ayı gibi bir kızın Jean-Pierre’le, François’yla yasak aşk zincirlerinin düğüm noktası olduğunu? Sen hiç dinledin mi Viyana’da bir operada “aabi nefes alıyorsa yeter” diye bir dize, bir ezgi? Sen hiç rastladın mı kıvrak esmer bir Endülüs güzelinin kaya kafalı sivilceli ayakta durması mucize gibi duran, bağrı açık pembe gömlekli adamları etkilemek için dans ettiklerine? Durum böyle olunca her turistik mekanda biz Türkler en az Japon’lar kadar kendimizi belli edebiliyoruz. Birer karış açılmış ağızlardan damlamaya aday salyalar, güneş gözlüğünün sahte korumasında her geçen sarışının, esmerin kalçalarından, bacaklarından alınamayan bakışlar. Bu manzarayı çaresizlikle bezeli bir sinirle izleyen yengeler. Erkek erkeğe kalındığında yükselen “aabi bunlar hep işte genetik. Olay genlerde” gibi bilim dünyasının siktirettiği derinlikte tartışmalar. 

Saçmalamayın, boku genlere atmak kadar kolayı olabilir mi? Tüm Türkiye Brad Pitt, Hugh Jackman, Kim Basinger, Vin Diesel, Anne Hathaway, Audrey Hepburn, Emma Watson, Gerard Butler, Marlon Brando, Lena Headey, Helen Mirren olacaktı da son anda genlerimiz kafa attı tüm bu güzelliklere. Biraz dönüp kendimize bakmamız lazım. Hepimizin bildiği üzere biz toplum olarak eşeğe, ata kaktıran; canlı bir şey bulamazsak duvarı oyup orada hallenen iğrenç bir milletiz. Bu durumda emeği geçen sadece hemcinslerim değil, sevgili hanımlar sizlerdeki bu evlenme merakı da “evde kalacağıma kapı kolu kılıklı adamlarla evlenirim” yaklaşımı da şu anda bu coğrafyanın böylesine çirkin olmasında rol oynamıştır, oynamaktadır. Bu düşüncelerimi pekiştiren en büyük farkındalığı; Thor’ların, Sif’lerin topraklarından kalkan uçağım İstanbul’a indikten sonra bavulumu beklerken yaşadım. Yanımdaki kadim dostum Hakan’a dönüp: “oğlum halk olarak kafalarımız bile şekilsiz lan” dememle sonuçlanan bavul bekleyen insanların kafa şekillerini inceleme işlemimden sonra emindim ki azgınlığımız bizi bugün bu hale getirmişti. Bir ilişki başlangıcı için isterlerimiz “nefes alsın”la kısıtlı olduğu sürece (onu bile istemeyen var bkz. damacanalı dayı) böyle çirkin bir ırk yaşayıp yok olacağız.  

Şimdi tüm bunlar benim çok umurumdaymış gibi gelmesin size. Bunlar Tamamen kadim dostum Hakan’la yaptığımız geziler boyunca topladığım verilerin analizi ve ortaya çıkan sonucu. Bunu değiştirecek değilim. Sadece neden millet olarak saçlarımızı brokoli yaptırmamız gerektiğini daha iyi anlatabilmek için brokolinin bile yakıştığı adamlarla aramızdaki farkları apaçık ortaya koymak istedim. Saçını brokoli yaptıran çok yakışıklı Türk adamlar da var ve çok yakışıyor dediğinizi de duyar gibiyim. Sözüm onlara değil, beni yanlış anlamayın. Adam zaten kafayı kazıtsa ayılıyorsunuz, saçını uzatsa bayılıyorsunuz. O bu söylediklerimden muaf. Benim eleştiri oklarımı yönlendirdiğim kitle geri kalan büyük çoğunluk. Saçını brokoli yaptırınca o instagramda baktığı, magazin haberinde kestiği, televizyon reklamında gördüğü adam olacağım hayaliyle yanıp tutuşan ezici, yıkıcı –ne derseniz deyin- çoğunluk. 

Bugün iş yerinde gittim güzelce çişimi yaptıktan sonra ellerimi yıkamak için çıplak ayağını avuçlayan abdest düşkünü adamın –bu konuya bir yazımda değineceğim- işini bitirmesini beklerken tuvalet sırasında yaptığım bir gözlem üzerine zaten dolu olduğum bu konu üzerine artık sessizliğimi daha fazla koruyamayacağımı fark ettim. 7-8 kişinin istisnasız hepsi brokoli saçlıydı. Brokoli saç nedir? Yanlar 3 numara, üstü, özellikle önü uzun. Uzun olan saç yana taranmak suretiyle her adımda benim kardeşimle “fili fili” diye tanımladığımız hareketi yapan saç modeline brokoli saçı diyorum. Adamlara baktım içinde her sosyal altyapıdan adam vardı. Temizlikçisinden tezgah operatörüne, mühendisinden işletmecisine. Ulan saçı Thor’un birinde gördün beğendin. Hadi bir heves kestirdin kendininkini aynı şekilde. Ya bu hareketin ardından hiç mi bir aynaya bakmadın?

Birinin kafasının arkası dümdüz, berikin saçları o kadar sık ki fili fili bile yapamıyor. Kalıp gibi duruyor. Biri kestirmiş, yetmemiş almış 2 litrelik hobi jöle kutusunu kafasına sürüp saçı yana yapıştırmış. Biri tik edinmiş saçın fili fili kısmına sürekli üfleyerek orayı yukarı doğru uçuruyor. Yahu bir abdest süresi kadar durup bu gruba baktım. Yazıklar olsun diye geçirdim içimden. Ülke, coğrafya gerçeklerine bu kadar yabancılaşma içinde olmayın der gibi ellerimi sıvı sabunla yıkadım. Elime “dezenfektan sıvı” yazan kutu içinden, içi boş olduğu için, sadece hava sıkıp hayatıma devam ettim. Aklımda dolaşan brokoliler ve İskandinav mitolojisinden karelerle kafam oldukça karışmıştı.

30 Mart 2016 Çarşamba

Gün

Hayat, müzikte.
Müzik ise hayatın her yerinde.
Notalar ve onlara can veren veren enstrümanlar.
Her birinde farklı bir dokunuş, bir nefes ya da darbe.
Farklı gamlar, her biri farklı renklere boyanmış.
Gülücük.
Gözyaşı.
Hüzün.
Hüzünle gelen kahkaha.
Koro. 
Arya.
Fortissimo piano. 
Aşk.
Dostluk.
Sesler, sanki gökyüzünden kopup gelmiş gibi kulaklarımı dolduruyor.
Hayat, dinlediğim her bir eser kadar.
Karmaşa, ya da sadelik. 
Ezberimdeki bilinmeyenin tellere her vuruşunda ruhumdaki yankı.
Sesler. Her biri bir bedende. Bedenler ise birbiriyle uyum içinde. Parçası oldukları bütünlüğü inkar ettikçe kusursuzlaşan ömürlerin, bütünle uyumu.
Fortissimo.
Öfke!
Öfkenin sarımtırak rengi, nefretin kan kırmızısına dönüşürken gıcırdayan dişlerin, çırpınan kalplerin tuttuğu ritmi tamamlaması.
Sus.
Dinlenmek. Biraz olsun nefes alabilmek. Koşuşturmadan, duygulardan ve konuşmalardan uzak kalan. Kendime ayıracağım bir kaç kalp atışı.
Kulağımda uğuldayan kanın pompalanışı.
Sessizlik uzadıkça gerilen teller. Birer gam yükseğe çekilmiş gibi keskinleşen düşünceler. Düşüncelere yön veren duygular.
Bunlarla başbaşa geçirilen yıllar süren birkaç dakika. Karanlıkta unutulmaya yüz tutanların unutulmamak için son bir çırpınışı. Anıların acılara yol gösterme çabasıyla huzursuzluğun kabarması.
Dal niente.
Gözlerini aç.
Geceden aklında kalan anılar yavaş yavaş bilincin kıyılarına adım atıyor.
Gözlerini aç.
Aydınlanmaya başlayan zihnin, güneşin doğuşuna ayak uydurması.
Bulutlar. Göz kapakları.
Gözlerini aç.
Yorganın kolları sıkı sıkı sarılmış bedenlere.
Gözlerini...
Açtım!
Düşünceler, duygular. Gerçekler.
Ayağa kalk ve hayatına yeni bir adım daha at.
Crescendo.
Koşuşturmaca ve sorumluluklar. Sesler ve akreple yelkovanın bitmek bilmeyen yarışında ikisini birden koşarak geçme çabası. Ya da güneşi.
Kalabalığın içinde kendini kaybeden düşünceler ve bedenler. 
Sabahı akşama bağlayan her saniyede hızlanan adımlar.
Decrescendo.
Yorgunluk.
Zihinlerde ve bedenlerde. Bunların biriktikçe ruhu yorması.
Yaşlanmak. Ya da yaşlanmaya başlamak, yavaş yavaş.
Daha güçsüz atan kalp ve daha titrek alınan her yeni nefes.
Al niente.
Kapat artık gözlerini. 

Sekans Etkisi (kelebek gibi ama pek de değil aslında)

Yazacak konu veya hikaye yerine zaman bulamamak ufak ufak sinirimi bozmaya başladı. Konu sıkıntısı çekmiyorum yıllar içinde biriken bir sürü şey var ama son zamanlarda gereksizlikler gereksizi bir tempo içinde günleri, haftaları bir biri ardına tüketiyorum. Yazmadığım süre içinde hayatımda meydana gelen inanılmaz büyük bir değişimden bahsedeceğim bugün: Sekans’ın kapanışı.

Evlenip, işe girip bir aile kurmama kadar gelen olaylar zincirinin ilk halkasının Sekans’ın kapanışı olduğu gün gibi açık ve ortada. Hayatımda son derece kusursuz bir dengeye sahip olan okul-sekans-ev döngüsünün kopması beni o olay öncesi bulunduğum denge halinde alıp kaotik bir başkalaşım içine öyle güçlü bir şekilde savurdu ki olan biten her şey bu kaos içinde gelişti ve ben mikrofona “ĞIEVEĞT” dediğim anda duruldu.

Birkaç ay önce hangi nedenden ötürü depresyona girip kendi kendime Sekansa gidip içsem diye neden seçen ben bir an baktım ki perde seçiyor. “Hayatın; ruhumu, bedenimin karanlığında boğuk acılarımla beslenmeye ittiği bir gün daha” gibi cümleler eşliğinde hayatı ele alan ben “bu kumaş daha hacimli gibi duruyor, hem rengi de çok iddialı değil, böylece oturma takımı daha ön plana çıkar” gibi cümlelerle iç mimarlara kafa atıyor. İçtiği biraların sayısını akılda tutmayı beceremediği için kendine özel adisyon açtıran ben düğünde kimin nereye oturacağını ezberden sayıyor. WoW’da karakterin çantasını düzenlemeye üşenen ben alınacaklar, taşınacaklar, öpülecekler, yalanacaklar gibi listelerin başında adeta mekik dokuyordum. İşte böylesine çılgın, böylesine gerçek dışı bir döneme sürükledi beni bu Sekansın Sakala satılma kararı.

Sekansın kapanışını her olgun birey gibi önce inkar ederek karşıladım. Bu inkar sürecinde arka arkaya sakala gittim ve kendimi sanki orası sekansmış gibi hissetmeye zorladım. Olmadı. İnkar evresini geride bıraktıktan sonra yitip giden bir sevgilinin acısını farklı fahişelerle beraber olarak bastırmaya çalışan biri gibi onlarca farklı bara gittim. Kimi ucuz, kimi çirkin, kimi pahalı, kimi sosyete onlarca barın tadına baktım ama ne bira eski bira ne tortilla eski tortillaydı oralarda. Alkol zihnimi bulandırdıkça kendimi daha çok sekansta sandım ama her ertesi sabah ayıldığımda orgazm sonrası yabancılaşma duygusuyla o barları bir daha aramadım onlarla karşılaşmak istemedim yolumu değiştirdim. Ara sıra elime biramı alıp serin bir Ankara akşamında bir zamanlar sekans olan, şimdi dolu gibi gözüken ama içi boşaltılmış bara buğulu gözlerle bakıp kendimi sarhoş ettim. Issız Adam filminde herif kızı terk ettikten sonra gidip kızın dükkanını kesiyordu ya, aynen öyle kestim ruhsuz binayı. Ama filmdeki gibi ben değildim terk eden, sekans beni terk etmişti. Sarhoş olup kapısına dayandım bir zamanlar sekans olan yerin, sürekli bira içtiğimden gidip sadece çiş yapıp çıktım bardan hiç sipariş vermeden. Medeni bir tepkiydi bu aslında, sekansı istiyordum geri, o sandalyeleri allanıp pullanmış çarpık yeri değil. Bir köpek gibi izimi bıraktım oraya. Tuvaletin duvarına çük çizdim her istediği yapılmayan yetişkin bireyin yapacağı gibi. İçimdeki vandal dürtüye teslim olup yaptım bunu. Bir daha ki çişli sessiz eylemimde benim çükün yanına daha büyük ve detaylı bir çükün çizilmiş olması umutlandırdı beni. “Param olsun alıcam lan orayı! Tekrar sekans yapacam oolum orayı” diye çemkirdim sağa sola “ha benim aslanıma, ha benim kaplanıma” bakışlarına aldırmadan. Param olmadı. 

Dönem dönem farklı barlada mutluluğu buldum sandım. Boteco, varuna, andré. Hepsi geçici oldu. Ne ben onlara ne onlar bana, birbirimize vadettiklerimizi veremedik. Hala arada gözlerim dalar, aklım yürür Tunus caddesinden yukarı ağır aksak. Rüzgar çarpar yüzüme sert, soğuk ve duygusuz. Bilkent durağı bile sessiz kalır, onca sarı saçlı kız hüzünlüdür. Taksiciler bağırmaz, araba boşta motor çalışmadan arabayı arkaya kaydırır sessizce, benliğime selam verir anlayışla. O kimin nereye gideceği belli olmayan ışıkta tek bir korna sesi bile duyulmaz, anıların canlılığı soldukça azgın şoförler sessizce yollarına gider ruhumu rahatsız etmemek için. İddia bayiindeki amca ben geçerken sırtıma vurur, gözlerinde anlayış ve babacan bir tavırla. İşte orda olanca haşmetiyle duran zebani kılıklı sakal ve koca bir boşluk arkasında. Sanki bedenime inen bir darbe gibi zihnimi doldurur o eksilmişlik. 

Ve tam bu düşüncelere boğulmuş vaziyette gri Ankara göğünü izlerken camda kendi yansımamı gördüm. Çok komik duruyordum. Yataktan yeni kalkmış üstümde bir tek boxer donumla bir von Trier filminden çıkmış edalarda camda kendimi görünce önce bir gülme geldi. Ondan sonra izlediğim site manzaramızdan bir annenin küçük oğlunun elinden tutarak bizim binaya doğru geldiğini fark ettim. Ev girişin bir kat üstü olduğu için kadınla neredeyse aynı hizada gibi bir durumdaydım. Sonra kendimi kadının yerine koyup kendimi camın önünde mal gibi gülen donlu şişman bir adama bakmamaya zorladım. Ama merakıma yenik düşüp kadının gözlerinden kendimi gördüm iyice gülme krizine girdim. İki büklüm oldum. Artık kadın ne düşündü bilmiyorum. Sekansı düşünmediğini biliyorum. 

Çünkü onu orada hiç görmemiştim 7-8 yılda. Hiç. Ne kadar çok şey kaçırdığını fark ettim o kadının ve gülerken ağlamak nedir bilir misiniz dostlar? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. İşte tam da bunu yaşadım. Kendimi camın önünden ayırıp özenle seçilmiş ve dikilmiş perdelerimizi kapatmaya zorladığımda aklımdaki düşünce çok açıktı. “Camda ağlayarak gülen şişman çıplak bir adam manzarasıyla Pazar gününe başlamak istemem.”

Sonra gözlerim bir daha daldı. Yok yok şaka, dalmadı. Gittim kahvaltı falan hazırladım.