5 Nisan 2016 Salı

Brokoli

Brokoli dendiği zaman bir türlü kendimi iyi ya da hevesli hissedemiyorum. Brokolinin kullanım alanları arasında brokoli çorbası ve sebzeli noodle dışında ilgimi çeken bir şey yok. Gelin görün ki her türlü salata barın nedense değişmezleri arasında. Bir de çok sevenleri var. Onları hiç anlamıyorum. Yani tipi tip değil, tadı tat değil. Brokoli çorbasına da katkısı muhtemelen renk dışında pek azdır. Aynı şekilde noodlelarda da öyle olduğunu düşünüyorum. Yani açıkçası brokoliyi pek sevmiyorum. Hele brokoliyi yıkarken asla yeteri kadar yıkanmış olduğundan emin olamama hissi de var ki. Yani faydadan çok zarar bir sebze benim gözümde. Arkalardan “ama çok faydalı” diyenleri görür gibiyim. Hiç boşuna nefes tüketmeyin bence. Ondan gelen vitamindir liftir ıvır zıvırın faydası brokolinin şu hayatımızdan eksilttiklerinin yanında devede kulak kalır.

Tamam, başlıkla ilgili yazılması gerekenleri yazdıktan sonra gelelim konumuza. Son zamanlarda dikkatimi çeken önemli bir moda akımı var. Ki brokoliye karşı hissettiklerimi daha da güçlendiren bir akım bu. Bu erkeklerin saçlarının brokoliye benzemesi durumu. Şimdi bunu gavuristanda sarışın Thor gibi adamlardan 2-3 tanesi bir yaptı bu modeli. Nasıl bir dalgalanma yarattıysa toplum üzerinde bizim memleketin kırsalına kadar tepesinde saç olan bütün erkek cinsiyeti “ben de brokoli olmalıyım” dedi. Demekle kalmadı oldu. Olduruldu, kendini o ya da bu şekilde oldurttu. 

Şimdi diyeceksiniz ki, sende saç yok fırça saçlı yurdum insanına sallıyorsun. Evet canlarım bende saç yok. Bende saç 2009dan beri yok zaten. 7 yıldır olmayan bir saç yüzünden elalemin saçına hırlayacak değilim. Oradan bir iki sivri zeka aklından kedi-ciğer ilişkisiyle ilgili iğneleyici düşünceler içine girebilir. “Lan senin saç olsa sen de brokoli yaptırırdın, yaptıramıyorsun vızıklama” gibi şeyler düşünmenizi istemem. Çünkü şayet tepemdeki saçlarım tek tek sayılamayacak kadar çok olsaydı bile bir brokoliye benzemek istemezdim.

Şimdi ben bu duruma niye bu kadar bilendim, anlatayım. Bazı ülke gerçeklerinin farkına varmamızın vakti geldi geçiyor. Benim yolum düştü gittim İsveç’e, Danimarka’ya, Hollanda’ya şöyle bir gezindim oralara. Çirkin bir tane adam bir tane kadın ara ki bulasın. Bunun doğal seleksiyon sonucu bu noktaya geldiğini düşünüyorum. Adam önlemini zamanından almış, asırlardan beridir seçici. Adam güzel kadın güzelse çiftleşiyor ürüyor. İkisinden biri çirkinse onu ölüme terk edip soyunu kurutuyorlar. Öyle manken gibi kızlardan, Thor gibi adamlardan oluşan bir toplum kurmak bugünden yarına yapılacak bir iş mi sandınız? Dönüp bakıyorum Fransa’ya, Avusturya’ya, İspanya’ya, İtalya’ya aşk ve sanat medeniyeti. Sen hiçbir kitap okudun mu tek kaşlı ayı gibi bir kızın Jean-Pierre’le, François’yla yasak aşk zincirlerinin düğüm noktası olduğunu? Sen hiç dinledin mi Viyana’da bir operada “aabi nefes alıyorsa yeter” diye bir dize, bir ezgi? Sen hiç rastladın mı kıvrak esmer bir Endülüs güzelinin kaya kafalı sivilceli ayakta durması mucize gibi duran, bağrı açık pembe gömlekli adamları etkilemek için dans ettiklerine? Durum böyle olunca her turistik mekanda biz Türkler en az Japon’lar kadar kendimizi belli edebiliyoruz. Birer karış açılmış ağızlardan damlamaya aday salyalar, güneş gözlüğünün sahte korumasında her geçen sarışının, esmerin kalçalarından, bacaklarından alınamayan bakışlar. Bu manzarayı çaresizlikle bezeli bir sinirle izleyen yengeler. Erkek erkeğe kalındığında yükselen “aabi bunlar hep işte genetik. Olay genlerde” gibi bilim dünyasının siktirettiği derinlikte tartışmalar. 

Saçmalamayın, boku genlere atmak kadar kolayı olabilir mi? Tüm Türkiye Brad Pitt, Hugh Jackman, Kim Basinger, Vin Diesel, Anne Hathaway, Audrey Hepburn, Emma Watson, Gerard Butler, Marlon Brando, Lena Headey, Helen Mirren olacaktı da son anda genlerimiz kafa attı tüm bu güzelliklere. Biraz dönüp kendimize bakmamız lazım. Hepimizin bildiği üzere biz toplum olarak eşeğe, ata kaktıran; canlı bir şey bulamazsak duvarı oyup orada hallenen iğrenç bir milletiz. Bu durumda emeği geçen sadece hemcinslerim değil, sevgili hanımlar sizlerdeki bu evlenme merakı da “evde kalacağıma kapı kolu kılıklı adamlarla evlenirim” yaklaşımı da şu anda bu coğrafyanın böylesine çirkin olmasında rol oynamıştır, oynamaktadır. Bu düşüncelerimi pekiştiren en büyük farkındalığı; Thor’ların, Sif’lerin topraklarından kalkan uçağım İstanbul’a indikten sonra bavulumu beklerken yaşadım. Yanımdaki kadim dostum Hakan’a dönüp: “oğlum halk olarak kafalarımız bile şekilsiz lan” dememle sonuçlanan bavul bekleyen insanların kafa şekillerini inceleme işlemimden sonra emindim ki azgınlığımız bizi bugün bu hale getirmişti. Bir ilişki başlangıcı için isterlerimiz “nefes alsın”la kısıtlı olduğu sürece (onu bile istemeyen var bkz. damacanalı dayı) böyle çirkin bir ırk yaşayıp yok olacağız.  

Şimdi tüm bunlar benim çok umurumdaymış gibi gelmesin size. Bunlar Tamamen kadim dostum Hakan’la yaptığımız geziler boyunca topladığım verilerin analizi ve ortaya çıkan sonucu. Bunu değiştirecek değilim. Sadece neden millet olarak saçlarımızı brokoli yaptırmamız gerektiğini daha iyi anlatabilmek için brokolinin bile yakıştığı adamlarla aramızdaki farkları apaçık ortaya koymak istedim. Saçını brokoli yaptıran çok yakışıklı Türk adamlar da var ve çok yakışıyor dediğinizi de duyar gibiyim. Sözüm onlara değil, beni yanlış anlamayın. Adam zaten kafayı kazıtsa ayılıyorsunuz, saçını uzatsa bayılıyorsunuz. O bu söylediklerimden muaf. Benim eleştiri oklarımı yönlendirdiğim kitle geri kalan büyük çoğunluk. Saçını brokoli yaptırınca o instagramda baktığı, magazin haberinde kestiği, televizyon reklamında gördüğü adam olacağım hayaliyle yanıp tutuşan ezici, yıkıcı –ne derseniz deyin- çoğunluk. 

Bugün iş yerinde gittim güzelce çişimi yaptıktan sonra ellerimi yıkamak için çıplak ayağını avuçlayan abdest düşkünü adamın –bu konuya bir yazımda değineceğim- işini bitirmesini beklerken tuvalet sırasında yaptığım bir gözlem üzerine zaten dolu olduğum bu konu üzerine artık sessizliğimi daha fazla koruyamayacağımı fark ettim. 7-8 kişinin istisnasız hepsi brokoli saçlıydı. Brokoli saç nedir? Yanlar 3 numara, üstü, özellikle önü uzun. Uzun olan saç yana taranmak suretiyle her adımda benim kardeşimle “fili fili” diye tanımladığımız hareketi yapan saç modeline brokoli saçı diyorum. Adamlara baktım içinde her sosyal altyapıdan adam vardı. Temizlikçisinden tezgah operatörüne, mühendisinden işletmecisine. Ulan saçı Thor’un birinde gördün beğendin. Hadi bir heves kestirdin kendininkini aynı şekilde. Ya bu hareketin ardından hiç mi bir aynaya bakmadın?

Birinin kafasının arkası dümdüz, berikin saçları o kadar sık ki fili fili bile yapamıyor. Kalıp gibi duruyor. Biri kestirmiş, yetmemiş almış 2 litrelik hobi jöle kutusunu kafasına sürüp saçı yana yapıştırmış. Biri tik edinmiş saçın fili fili kısmına sürekli üfleyerek orayı yukarı doğru uçuruyor. Yahu bir abdest süresi kadar durup bu gruba baktım. Yazıklar olsun diye geçirdim içimden. Ülke, coğrafya gerçeklerine bu kadar yabancılaşma içinde olmayın der gibi ellerimi sıvı sabunla yıkadım. Elime “dezenfektan sıvı” yazan kutu içinden, içi boş olduğu için, sadece hava sıkıp hayatıma devam ettim. Aklımda dolaşan brokoliler ve İskandinav mitolojisinden karelerle kafam oldukça karışmıştı.

30 Mart 2016 Çarşamba

Gün

Hayat, müzikte.
Müzik ise hayatın her yerinde.
Notalar ve onlara can veren veren enstrümanlar.
Her birinde farklı bir dokunuş, bir nefes ya da darbe.
Farklı gamlar, her biri farklı renklere boyanmış.
Gülücük.
Gözyaşı.
Hüzün.
Hüzünle gelen kahkaha.
Koro. 
Arya.
Fortissimo piano. 
Aşk.
Dostluk.
Sesler, sanki gökyüzünden kopup gelmiş gibi kulaklarımı dolduruyor.
Hayat, dinlediğim her bir eser kadar.
Karmaşa, ya da sadelik. 
Ezberimdeki bilinmeyenin tellere her vuruşunda ruhumdaki yankı.
Sesler. Her biri bir bedende. Bedenler ise birbiriyle uyum içinde. Parçası oldukları bütünlüğü inkar ettikçe kusursuzlaşan ömürlerin, bütünle uyumu.
Fortissimo.
Öfke!
Öfkenin sarımtırak rengi, nefretin kan kırmızısına dönüşürken gıcırdayan dişlerin, çırpınan kalplerin tuttuğu ritmi tamamlaması.
Sus.
Dinlenmek. Biraz olsun nefes alabilmek. Koşuşturmadan, duygulardan ve konuşmalardan uzak kalan. Kendime ayıracağım bir kaç kalp atışı.
Kulağımda uğuldayan kanın pompalanışı.
Sessizlik uzadıkça gerilen teller. Birer gam yükseğe çekilmiş gibi keskinleşen düşünceler. Düşüncelere yön veren duygular.
Bunlarla başbaşa geçirilen yıllar süren birkaç dakika. Karanlıkta unutulmaya yüz tutanların unutulmamak için son bir çırpınışı. Anıların acılara yol gösterme çabasıyla huzursuzluğun kabarması.
Dal niente.
Gözlerini aç.
Geceden aklında kalan anılar yavaş yavaş bilincin kıyılarına adım atıyor.
Gözlerini aç.
Aydınlanmaya başlayan zihnin, güneşin doğuşuna ayak uydurması.
Bulutlar. Göz kapakları.
Gözlerini aç.
Yorganın kolları sıkı sıkı sarılmış bedenlere.
Gözlerini...
Açtım!
Düşünceler, duygular. Gerçekler.
Ayağa kalk ve hayatına yeni bir adım daha at.
Crescendo.
Koşuşturmaca ve sorumluluklar. Sesler ve akreple yelkovanın bitmek bilmeyen yarışında ikisini birden koşarak geçme çabası. Ya da güneşi.
Kalabalığın içinde kendini kaybeden düşünceler ve bedenler. 
Sabahı akşama bağlayan her saniyede hızlanan adımlar.
Decrescendo.
Yorgunluk.
Zihinlerde ve bedenlerde. Bunların biriktikçe ruhu yorması.
Yaşlanmak. Ya da yaşlanmaya başlamak, yavaş yavaş.
Daha güçsüz atan kalp ve daha titrek alınan her yeni nefes.
Al niente.
Kapat artık gözlerini. 

Sekans Etkisi (kelebek gibi ama pek de değil aslında)

Yazacak konu veya hikaye yerine zaman bulamamak ufak ufak sinirimi bozmaya başladı. Konu sıkıntısı çekmiyorum yıllar içinde biriken bir sürü şey var ama son zamanlarda gereksizlikler gereksizi bir tempo içinde günleri, haftaları bir biri ardına tüketiyorum. Yazmadığım süre içinde hayatımda meydana gelen inanılmaz büyük bir değişimden bahsedeceğim bugün: Sekans’ın kapanışı.

Evlenip, işe girip bir aile kurmama kadar gelen olaylar zincirinin ilk halkasının Sekans’ın kapanışı olduğu gün gibi açık ve ortada. Hayatımda son derece kusursuz bir dengeye sahip olan okul-sekans-ev döngüsünün kopması beni o olay öncesi bulunduğum denge halinde alıp kaotik bir başkalaşım içine öyle güçlü bir şekilde savurdu ki olan biten her şey bu kaos içinde gelişti ve ben mikrofona “ĞIEVEĞT” dediğim anda duruldu.

Birkaç ay önce hangi nedenden ötürü depresyona girip kendi kendime Sekansa gidip içsem diye neden seçen ben bir an baktım ki perde seçiyor. “Hayatın; ruhumu, bedenimin karanlığında boğuk acılarımla beslenmeye ittiği bir gün daha” gibi cümleler eşliğinde hayatı ele alan ben “bu kumaş daha hacimli gibi duruyor, hem rengi de çok iddialı değil, böylece oturma takımı daha ön plana çıkar” gibi cümlelerle iç mimarlara kafa atıyor. İçtiği biraların sayısını akılda tutmayı beceremediği için kendine özel adisyon açtıran ben düğünde kimin nereye oturacağını ezberden sayıyor. WoW’da karakterin çantasını düzenlemeye üşenen ben alınacaklar, taşınacaklar, öpülecekler, yalanacaklar gibi listelerin başında adeta mekik dokuyordum. İşte böylesine çılgın, böylesine gerçek dışı bir döneme sürükledi beni bu Sekansın Sakala satılma kararı.

Sekansın kapanışını her olgun birey gibi önce inkar ederek karşıladım. Bu inkar sürecinde arka arkaya sakala gittim ve kendimi sanki orası sekansmış gibi hissetmeye zorladım. Olmadı. İnkar evresini geride bıraktıktan sonra yitip giden bir sevgilinin acısını farklı fahişelerle beraber olarak bastırmaya çalışan biri gibi onlarca farklı bara gittim. Kimi ucuz, kimi çirkin, kimi pahalı, kimi sosyete onlarca barın tadına baktım ama ne bira eski bira ne tortilla eski tortillaydı oralarda. Alkol zihnimi bulandırdıkça kendimi daha çok sekansta sandım ama her ertesi sabah ayıldığımda orgazm sonrası yabancılaşma duygusuyla o barları bir daha aramadım onlarla karşılaşmak istemedim yolumu değiştirdim. Ara sıra elime biramı alıp serin bir Ankara akşamında bir zamanlar sekans olan, şimdi dolu gibi gözüken ama içi boşaltılmış bara buğulu gözlerle bakıp kendimi sarhoş ettim. Issız Adam filminde herif kızı terk ettikten sonra gidip kızın dükkanını kesiyordu ya, aynen öyle kestim ruhsuz binayı. Ama filmdeki gibi ben değildim terk eden, sekans beni terk etmişti. Sarhoş olup kapısına dayandım bir zamanlar sekans olan yerin, sürekli bira içtiğimden gidip sadece çiş yapıp çıktım bardan hiç sipariş vermeden. Medeni bir tepkiydi bu aslında, sekansı istiyordum geri, o sandalyeleri allanıp pullanmış çarpık yeri değil. Bir köpek gibi izimi bıraktım oraya. Tuvaletin duvarına çük çizdim her istediği yapılmayan yetişkin bireyin yapacağı gibi. İçimdeki vandal dürtüye teslim olup yaptım bunu. Bir daha ki çişli sessiz eylemimde benim çükün yanına daha büyük ve detaylı bir çükün çizilmiş olması umutlandırdı beni. “Param olsun alıcam lan orayı! Tekrar sekans yapacam oolum orayı” diye çemkirdim sağa sola “ha benim aslanıma, ha benim kaplanıma” bakışlarına aldırmadan. Param olmadı. 

Dönem dönem farklı barlada mutluluğu buldum sandım. Boteco, varuna, andré. Hepsi geçici oldu. Ne ben onlara ne onlar bana, birbirimize vadettiklerimizi veremedik. Hala arada gözlerim dalar, aklım yürür Tunus caddesinden yukarı ağır aksak. Rüzgar çarpar yüzüme sert, soğuk ve duygusuz. Bilkent durağı bile sessiz kalır, onca sarı saçlı kız hüzünlüdür. Taksiciler bağırmaz, araba boşta motor çalışmadan arabayı arkaya kaydırır sessizce, benliğime selam verir anlayışla. O kimin nereye gideceği belli olmayan ışıkta tek bir korna sesi bile duyulmaz, anıların canlılığı soldukça azgın şoförler sessizce yollarına gider ruhumu rahatsız etmemek için. İddia bayiindeki amca ben geçerken sırtıma vurur, gözlerinde anlayış ve babacan bir tavırla. İşte orda olanca haşmetiyle duran zebani kılıklı sakal ve koca bir boşluk arkasında. Sanki bedenime inen bir darbe gibi zihnimi doldurur o eksilmişlik. 

Ve tam bu düşüncelere boğulmuş vaziyette gri Ankara göğünü izlerken camda kendi yansımamı gördüm. Çok komik duruyordum. Yataktan yeni kalkmış üstümde bir tek boxer donumla bir von Trier filminden çıkmış edalarda camda kendimi görünce önce bir gülme geldi. Ondan sonra izlediğim site manzaramızdan bir annenin küçük oğlunun elinden tutarak bizim binaya doğru geldiğini fark ettim. Ev girişin bir kat üstü olduğu için kadınla neredeyse aynı hizada gibi bir durumdaydım. Sonra kendimi kadının yerine koyup kendimi camın önünde mal gibi gülen donlu şişman bir adama bakmamaya zorladım. Ama merakıma yenik düşüp kadının gözlerinden kendimi gördüm iyice gülme krizine girdim. İki büklüm oldum. Artık kadın ne düşündü bilmiyorum. Sekansı düşünmediğini biliyorum. 

Çünkü onu orada hiç görmemiştim 7-8 yılda. Hiç. Ne kadar çok şey kaçırdığını fark ettim o kadının ve gülerken ağlamak nedir bilir misiniz dostlar? Hayır dediğinizi duyar gibiyim. İşte tam da bunu yaşadım. Kendimi camın önünden ayırıp özenle seçilmiş ve dikilmiş perdelerimizi kapatmaya zorladığımda aklımdaki düşünce çok açıktı. “Camda ağlayarak gülen şişman çıplak bir adam manzarasıyla Pazar gününe başlamak istemem.”

Sonra gözlerim bir daha daldı. Yok yok şaka, dalmadı. Gittim kahvaltı falan hazırladım.

13 Mart 2016 Pazar

Çağ

Hiç yalpalayan bir sarhoş gördünüz mü?

Hiç yalpalayacak kadar sarhoş oldunuz mu?

Hiç yalpalayamayacak kadar sarhoş oldunuz mu?

O son okuduğunuzu anlayabilmek ya da yaşayabilmek için gerçekten çok sarhoş olmanız gerekir. Muhtemelen sağlığa çok çok zararlı olacak kadar çok sarhoş olmanız gerekir. Yere yatıp askıdaki paltonuzu arabanın altında arayacak kadar sarhoş olmanız gerekir. Ya da hayatınızı değiştirecek o yabancıya kalbinizi açacak kadar çok sarhoş olmanız gerekir. Ya da o birine ona sarhoş olacak kadar güvenmeniz gerekir. Ona güvenebilecek kadar sevmeniz gerekir. Yıllardır aradığınız gerçek insanı bulmanız gerekir.

Çok zaman geçti üstünden. Soğuktu hava ona eminim. 2010 yılının sonu, 2011'in başı. Hemen yanıbaşımızda hayata dair biriktirdiğimiz umutları kocaman karton bir kutuya biriktirmiş, koskocaman kımızı bir kurdeleyle onu bağlamışız. Yeni yılı bekliyoruz. Kilolar verilecek, yüksek lisansa başlanacak, artık o içinde bulunulan o yaşamdan uzak boşluktan uzaklaşılacak, belki artık mutlu olunacak. Hayatımın mutsuzluklarla bezeli sonu mecburi bir ölümle bitecek bahtsızlıklar silsilesi olduğunu inandırmışken kendimi, bunca umut omuzlarımda taşınmayı bekler vaziyette ondan önceki yılların ağırlıklarıyla duruyordu. Daha hayatımın en karmaşık mutsuzluğunu yaşamama birkaç ay olduğunun farkında bile değildim. Onca düşünceye eklenen kilolarımı üstüme geçirdiğim siyah hırkanın ve koyu yeşil paltonun örteceği inancıyla yola koyulmuştum 2011e doğru.

Herşey olması gerektiği gibiydi. İçiyor, yiyor, mayışıyor, daha çok içiyor, biraz daha yiyor ve gittikçe bulanıklaşıyorduk birbirimizin gözünde. Ankara'yı bilmeyen birinin asla aunutmayacağı bir yapının dibindeki unutulmaya mahkum bir barda yeni yıla yanaşıyorduk adım adım. 

Hayatınızda hiç adını ya da neye benzediğini hatırlamadığıız ama hayatınızı değiştiren bir insan oldu mu hiç? İşte tam bu özelliklere uyan bir kız uçurumdan aşağı yuvarlanmak üzere olan hayatıma dokunuverdi. Söyledikleri çok basit, unutulmaya bile değmeyecek bir cümleyi oluşturuyordu. "Şu kıvırcık saçlı çocuk da geçen dönem yüksek lisansa başlamış sizin orda".

Bir insanın hayatını değiştirebilmekten ne kadar uzak olabilirse bir cümle, işte  bu da o kadar uzaktı. Ama uzakla yakın arasındaki uzaklığın yakınlığı bazen teninizi yakan soğuk kadar sıcak olabiliyor. Ve  o acıyı aslında artık acımayıncaya kadar hissetmezsiniz. Ve o dinginlik o kadar keskindir ki. Kör bir bıçak kadar keskin ve acı verici. Ve o yokluk kadar dolu ve boğucu.

O adamın yanına gittim. Kıvırcık saçlıydı yalan yok. Çocuk demek çok anlamsız. Kadınların nedense hepimizi gördüğü kadar çocuktu. Sohbeti o kadınların botox yaptırmak için öleceği yaşı çok geçkindi. Saat ise ertesi günü yaşamamız gerektiğini söylüyodu. Ağzımdan bir nida yükseldi. Hala nedenini bilemem "lan bu bardaklar çok küçük sohbet edemiyoruz. Büyüğü yok mu bunun?"  Hayatımda ilk ve son kez jagermeisteri vodka bardağıyla shot atışımdı o gece. Ve ilk defa gerçekten gerçek bir adama selam verişimdi.

Ellerimi mezar taşında gezdirdim, neden bilmiyorum. Saçları sandım belki. O toprağa daldırdım elimi. Yabani otlar! O kadar çoktular ki. Elimden geleni yaptım, Dudaklarımda oynaşan damlalar tuzlu. Ter mi? Göz yaşı belki? Neden peki? Yokluktan muhtemelen. Yokluk ne kadar büyük aslında ama ne kadar yavan. Yokluk denince hep O geliyor akla kız ya da adam. Aslında bu o kadar yanlış anlatılmış olmamalı. Yokluk ama bu sefer benimki. Aynı anda aynı yerde olmamak yokluğun nedeni kuşkusuz. Ama olunması gereken anı seçmek elimde değil miydi? Elimdeydi belki de. Parıltılı kumaşlara sarılmış nedenler haklılığımı yüceltirken aklımdaki huzursuzluk çok derin. Karın içine gömülmüş arabanın altındaki palto kadar. 

Yüzündeki toprağı temizlediğimde gülümsemesi aynı gibiydi. Konuşması neşeli gibiydi. Mutluluğu orada gibiydi, sanki bıraktığım yerde. Dövmeli kolları açılmış, beni kucaklamak ister gibiydi. Sarılması sıkı gibi, sırtıma elini vurması uzun zaman sonra özlemiş olduğu bir dostu anar gibiydi. Ona sorduğum soruları cevaplar gibiydi. Gözlerindeki beni yıllar boyunca yakıp harlayan alev yanar gibiydi. Yıllar önce duymaya başladığı, dinlemeyi sevdiği sözlerimi duyar gibiydi. Elimden gelen bütün özürleri ona sunduğumda beni affeder gibiydi. Onu ne kadar özlediğimi anlar gibiydi. Ona gülümsediğimde onu ne kadar sevdiğimi bilir gibiydi. O gerçek adam artık benim önümde hep ama hep gibiydi. Kalbim ve ruhumdaki yaraların olması gereken gibileri onun eti ve kemiğindeydi. Yalnızlığın yalnızlığı elinizi atana kadar orda olduğunun bile farkında olmadığının artık orada olmamasının farkındılığıdır. 

Bunu sana tattırdığım için özür dilerim.

Orada olamadığım için özür dilerim.

Olmadığım için özür dilerim.


Devrilen onca biranın, Uğruna içilen acıların, yüceltilen duyguların, paylaşılan sırların, yaşanmış karanlıkların, atılan kahkaların, boyunlara dolanmış kolların, bal yalanan sakalların, asla olmamış dünyaların ve bütün bu anıların şerefine!

10 Mart 2016 Perşembe

Albatros

Hayatımın bir şeyler yazıp anlatmaya çalışma kısmını geride bıraktığımı sanıyordum. Hatta öyle olduğuna alenen inanıyordum. Ki yanılmışım besbelli. Konuşmak da güzel. Konuşmak da eğlenceli. Ama gel gör ki bu daha rahat gibi. Çenen yorulmuyor. Sadece bu değil tabii backspace tuşu yok konuşurken. Dilin sürçtüğü an yandın. Eğer basit bir dil sürçmesiyse “hayatımın bir şeyler yazıp anlatmaya kısmını geride bıraktığımı sanıyordum.” Yerine “Halımın bir şeyler yazıp anlatmaya çalışma kısmını geride bıraktığımı sanıyordum.” Dersen 2-3 dakika eğlenilir. Sonra unutulur. Bir yudum bira içilir kaldığın yerden devam edersin.  Ama “Hayalarımın bir şeyler yazıp anlatmaya çalışma kısmını geride bıraktığımı sanıyordum” dersen işte 1 sene konuşulur hayalarınla yazdıkların. Ama dilin sürçtürmeyip aklına geleni içinden geçen pat diye söylersen. O minicik “pat”ın kopardığı patırtı hiç de düşündüğün kadar küçük olmuyor. Sayfada durduğu kadar da tatlı durmuyor.

Ahkam keseceğim şey bu değildi. Dediğim gibi artık yazıp kendimi açıklama çabasının yerini okuyup açıklananı anlama derdi aldı gibi bir düşünce içindeydim. Böyle de ölürüm diyordum. Ölmedim. Sonuç olarak çok çok uzun zaman oldu ve anlatılacak birçok mesele birikti. Son 3-4 yılda başımda geçen her şeyi bir anda anlatsam, değişeni değişmeyeni söylesem buda ne sıkıcı olurdu dimi? Bundan sonra yazdıklarımı okumazdınız. Çünkü arkalarda merakından ölenleri (!) görüyorum. Ölmeyin anlatacağım. Ama estikçe, zira çok fazla şey oldu. Hayatım, korkaklığımla sınırladığım hayal gücümün olası iki sınırı arasında farkına yeni yeni varabildiğim bir hızla salınıp duruyor. Kararsızlıklarımdaki tutarlılığım verdiğim kararların heyecanlı olduğu kadar doğru olmasını sağladı şimdiye kadar. Ki bu konuda övünmeyi hak ettiğimi düşünüyorum. Düşünmesem övünmezdim zaten. 

Son zamanlarda dediğim gibi “üstat ne anlatmaya çalışmış” tutumundan aklımda kalan 2-3 şey var. Sen ne kadar kasarsan kas, kelimeleri o biçim kullan, cümlenin önünü arkasına arkasını önüne koy. Bütün romanda bir kelimeyi sadece bir kere kullan gerisinde öyle geniş bir kelime dağarcığın olsun ki hep eş anlamlılarını kullan. Ne yaparsan yap kurgu sik gibiyse yazdığın sik gibi oluyor akılda da bu kalıyor. Bu ilk aklımda kalandı. Bunun yanında insanı korkutmanın çok farklı yöntemleri olmadığı, korkunç hikayelerin temel öğelerinin doğa dışı şeyler olduğuna emin oldum. Eğer eldeki “doğa dışılık” yetersizse kendi “doğa dışılığını” yaratmak gerekiyor bkz. Lovecraft. Newton gibi ama daha anlaşılır. Ve son olarak aklımda en taze olan ve asıl tekrardan beni bilgisayarın başına oturtan: yazmak için ille de aklında bir şey olmasına gerek yok. Bu da rüyasında gördüğü kovboya inat hiçbir şey hakkında yazabileceğini ve bunun çok da zor olmayacağını kafasına koyan yaşlı bir kadından kaptım. Ah keşke daha önce tanısaymışım seni. Sanırım müziğine de bayılırdım belki o zaman. Bu kadar çok seven var. Ama insanın bazı zevkleri hiç değişmiyor.  Mümkün olduğu kadar çok gürültü patırtı olmadan keyif alamıyorum çoğunlukla müzikten. Buna karşın en çok bu yaşlı kadının hayatı ve yazdığı “hiçbir şeyler hakkındakiler” etkiledi beni.

Konu ucundan müziğe değdiğine göre asıl yazmayı tasarladığım konuya giriş yolum ardına kadar açılmış vaziyette. Daha önce de hiç söylemekten kaçınmadığım gibi müziksiz geçebilecek bir gün düşünemiyorum. Atıl geçmeye aday her zaman kırıntısını notalara bulayıp nehre bırakmayı hayatımın kaçınılmaz bir parçası haline getirdim taşınabilir ilk kasetçalarımı aldığım günden bugüne kadar. O zamanlar biraz heves biraz annemle babamın iteleme kakalamasıyla gitar kursuna gidiyordum. Bir süre sonra gitar çalmanın aslında havalı bir şey olduğunu fark ettim. Ki bu farkındalık da epey uzun süre gerek eylemlerim gerek söylemlerinde kendini hissettirdi. Daha sonrasında gitar çalmaktan daha da havalı bir şey buldum! Davul çalmak. Benden ayrı kaldığınız 3-4 sene boyunca çılgınlar gibi davul çalıştım ve şimdi üstat oldum olacağım diyebilmeyi çok isterdim ancak bu 3-4 sene farklı davul ekipmanları alıp gökten vahi bekleyerek geçti. 1 ay önce davul dersleri almaya başladım ama. Şimdi de çılgınlar gibi çalışıyorum gerçekten. 4 sene geriden gelsem de hayallerimden, gerçekten işin büyük bölümü –üstümdeki deli saçması ataleti atmak- tamam. Şimdi çok çalışıp öğrenmesi kaldı. O kolay olacak demiyorum ama evden çıkabilmem 4 sene sürdü ondan daha zor olamaz herhalde? Her neyse yıllardır içimde yeşeren hatta bildiğin kütüklü mütüklü ağaca dönüşen bu davul sevgisi bana gitar dönemimde de yaptığım bir şeyi fark etmemi sağladı. Ben bir şarkıyı dinlerken son 1-2 ay iyice yoğun olmakla beraber geride bıraktığım birkaç senedir şarkıların sadece davullarını dinliyormuşum. Ondan öncesinde de sadece gitarları ya da basslarını dinliyormuşum hangisi o dönemde daha çok ilgimi çekiyorsa.  Bu kadar çok şarkı sözü biliyor olmam - ki emin olun çok fazla biliyorum – tamamen çeşitliliğe yeniliğe bu konuda ne kadar kapalı olduğumun göstergesi sadece. Aynı şeyleri sayısız kez tekrar tekrar her ruh halinizde dinlerseniz siz de çalanların hepsini ezbere söyleyecek hale geliyorsunuz.  Demem o ki birçok farklı irili ufaklı melodinin birleşimiyle, bin bir zorluk ve özenli seçilmiş kelimelerle - üstüne alınma serdar ortaç - yazılmış sözlerle tamamlanmış, beğenilmiş kaydedilmiş şarkıların sadece beni ilgilendiren kısmını dinliyor. Geri kalanına sanki o kısım için katlanıyor gibiymişim yıllardır. Ya da hiç varlığından haberim bile olmadan binlerce kez kulaklarıma dolup dolup boşalmışlar. Başımı bütün dikkatimi verdiğim yerden kaldırıp bir kerecik geri yaslanıp tamamına baktım şarkılarım - Patti buna senin kitabın yol açtı, teşekkürler – ve aslında ne kadar çok şeyi kaçırdığımı fark ettim bunca zaman. Bu yüzden yıllardır dinlediğim ezbere çalıp söylediğim şarkıları sanki ilk defa dinliyormuşum gibi hissettim yakın zamanda. Sadece – kesinlikle daimi olmamak kaydıyla - bir adım geride durarak. 

İşte tam bu noktada tökezleyip istediğimden daha fazla adım attım sanırım geriye doğru. Bahsetmişimdir, kesin bahsetmişimdir, çok dengesiz yürüyen birisiyim düz yolda yürürken bile. O yüzden geri geri adım atmaya çalışırken kendi kendime dolanıp gereğinden fazla geri doğru açılmam hatta düşüp kafamı yarmam son derece olasıydı. Ki tam da bu paragrafın başında belirttiğim gibi fazlasıyla açıldım. Üzerine eğilmiş olduğum “müzik” klasörümden hızla uzaklaşırken tepesinde istediğiniz lisanda eşşek (evet 2 ş’yle) kadar “HAYAT” yazan kitaplıkla banka kasası karışımı şeye kafamı oradan oraya savurmadan bakabileceğim bir mesafeye kadar yuvarlandım. Bu yolculuk sırasında çarpıp yıkıp döktüğüm şeylerse daha sonraki yazıların konusu. 

Sonuç kendi hayatımın dışına yuvarlanıp çıkınca biraz canım sıkıldı. O garip kitaplıksı şeyin %70’i en az renksiz çok kötü sıkıcı iğrenç bir bej rengi klasörlerle doluydu. Hepsinin üstünde kocaman “İŞ” yazıyordu. İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ PARA İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ PARA İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ PARA –belki eğlence- İŞ İŞ İŞ İŞ İŞ PARA ve aynen böyle devam ediyordu. Geri kalanı çok eğlenceliydi. Küçücük bir Victor Hugo çıkmış bana el sallıyor beni Harfleur’e davet ediyordu ellerinde çiçekler sanki Léopoldine’in mezarına yalnız gitmek istemiyor, ona eşlik etmemi istiyor gibiydi. Birkaç sıra altında Syd elinde bir gitarla oturmuş eminim uğursuz bir şeyler tüttürüyor, başıyla beni selamlıyor Kurzweilinin başına yeni geçmiş olan Richard’a dönüp eski günlerdeki gibi bir şarkıya başlıyorlardı. Biraz ötede Magiz Johnson Larry Bird’le şakalaşıyor majesteleriyle adeta ortada sıçan oynuyorlardı. Kızıl saçlı bir adam sinirli sinirli kulağını ararken kırmızı boya kemiriyordu. Ona inanamaz gözlerle bakan Monet St. Lazare garına buhar üstüne duman, duman üstüne sis ekliyordu. Yukarda orta yaşlı bir alman yanına göze batan masmavi ceketli parlak sarı pantolonlu genç bir almanın imkansız aşkı ve buna bağlı acılarını yazıyordu. Bir gurup çılgın İngiliz vücutlarına geçirebildikleri bütün siyah deri kıyafetleri geçirmiş metal, gece, kadınlar, şimşekler, elektrik akımları üzerine çılgınalar gibi şarkılar söyleyip motosiklet sürüyorlardı. Bunların Yahuda’yla ilişkilerini gözden geçirmeyi aklımın bir kenarına not aldım bile. 

Ben tüm bu renkleri bu hareketliliği görmek beni aslında biraz olsun o kitaplıkımsı şeyin vızıkladığım kadar kötü olmadığını itiraf etmeme yetti. Ama işte içim acıdı. O sıkıcı bej rengin içine bu kadar gömülüyken, tüm bu renkler geçip gidiyordur. Bir trenin durmadan hızla geçtiği küçük bir duraktaki yüzler ve renkler gibi birbirine karışmış. Bu karışıklık yüzünden beje çalan bir şekilde geçip gittiklerini fark edince yaşadığım sinir ve huysuzluk halini tarif etmem pek kolay değil. Keşke her farkındalık yanında çözümle beraber gelseydi. Kendimi işte tam bu noktada Pink Floyd’un emtpy spaces şarkısına sıkışmış kalmış hissediyorum. Ki emin olun The Wall’da içinde sıkışıp kalmak isteyeceğiniz hiçbir şarkı yok. Eğer izlemediyseniz filmini izleyin. Orada duvardan taşan BMW ve Mercedes’i görünce aklınıza ansızın ben geleyim. Nereden alındığı meçhul bir gözlükle o lüks arabalar salyalar saçarak bakarken hayal edebilirsiniz beni. İşte her sabah alarmın sesine uyandığımda küfretmemin nedeni o görüntümdür. Uykumu alamamış olmak değil. 

Yazıya başlık bulamadığım zaman başlık bulma aşamasında ne dinliyorsam o şarkının adını ya da şarkıda geçen bir kelimeyi koymayı uygun görüyorum. Öyle yapmasam yazılarımın isimleri düzenli olarak Çorba, Çorba-2, Çorba-3… Çorba-n şeklinde olacaktı muhtemelen. Dinlediğim şarkı Pink Floyd-Echoes’dur efendim. Bu şarkıdan habersizseniz az önce bahsinin geçtiği yeri kopyalayıp youtube’a yazınız. Albatros kelimesi bir anda kulağıma çok hoş geldi. Esasen martının büyüğü. Hayatımda ilk albatrosumu 10 yaşımda son albatrosumu ise 10 buçuk yaşımda gördüm. Ondan beridir martıyla yetiniyorum.

3 Mart 2016 Perşembe

Kaçma - Bölüm V-VI

V

Elimdeki sigarayı düşürdüm. Duvar süsüne karşı yaşadığım transtan ayağımdaki keskin yanık acısı uyandırdı beni. Bu kadarı çok fazlaydı. Az önce gördüğüm rüyadaki o kırmızı ağaca ne kadar da benziyordu. Sadece salkım salkım ilmiklere asılmış çocuk bedenleri ve o garip doktor gibi giyinmiş yaratık yoktu. Süsü tekrar yapıştırdığım yerden çıkartıp mutfağa gittim. Kendime bir bira açtım ve patronuma saatlerdir kusup sıçtığıma dair çok inandırıcı olduğunu umduğum bir sesli mesaj bıraktım. “Bırak işi doktora bile gidecek halde değilim. Sanki kıçım vanası sonuna kadar açılmış bir kanalizasyon borusu gibi. 10 dakikada bir sıçıyorum. 25 dakikada bir kusuyorum. Gece mahallede yeni açılan hint lokantasında körili tavuk yemiştim. Ve bağırsaklarım o sikik kıçımdan dışarı fışkırmak üzere. Eğer sıvı bok yerine para sıçıyor ve kusuyor olsam lanet şirketini 4 kere satın alabilecek kadar param olurdu patron. Kısacası durum böyle. Yarın gelebileceğimi sanmıyorum” demiştim. Biramı, sigaramı ve duvar süsünü alıp salona geçtim.
Saat 5e yaklaşıyordu ve ben ne umduğumu bilmeden kırmızı kuru ağaç çizimine bakıyordum. Ne zaman aldığımızı hatırlamıyordum ya da nereden aldığımızı. Muhtemelen gittiğimiz bir seyahatten ya da bir eskiciden almıştık. Resimde ilginç hiçbir şey yoktu. Siyah bir arka planın üstüne çizilmiş kurumuş kırmızı tek başına bir ağaç sadece. Tahtasını incelemeye başlayınca ne kadar pislenmiş olduğunu fark ettim. Herhalde 3 yıldır hiç tozunu almamıştım. Tahtanın arkasına baktım. Ne bir işaret ne bir yazı ne bir sayı hiçbir şey yoktu. Tahtanın kenarlarını incelemeye başladığım anda kanım dondu. Tahtanın üst kenarında kalın bir toz tabakasıyla kaplanmıştı. Bu beklenen bir şeydi. Ama bu toz tabakasının üstünde çok küçük parmakların izleri vardı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başlamıştı. Tahtanın üstüne parmaklarımdan birini yerleştirdim. Bu izler benim olamazdı. Benim parmağımın izine göre çok… çok küçüklerdi. Tıpkı 3-4 yaşlarında bir çocuğun ellerinin olacağı kadar.
Bütün vücudumu tarifin çok ötesinde bir dehşet kapladı.  Buradan, evden hemen uzaklaşmak istiyordum. Şafak henüz sökmemişti. Ülkenin bu kadar kuzeyinde sabah saat 9a doğru hava aydınlanmaya başlardı. Evin ışıkları açık ama sokaklar kap karanlıktı. Çok büyük bir ikilem içinde kalmıştım. Birkaç gündür gittikçe tuhaflaşan şeyler yaşadığım evde mi kalayım? Yani ışıkta? Yoksa üstüme ne bulursam giyip buraya bir daha dönmemek üzere buradan uzaklaşayım mı? Aceleyle yatak odasına daldım. Üstüme aceleyle ne bulursam giydim. Hava haftalardır buz gibiydi bugün de farklı olmasını beklemiyordum. Üstümü giyinebildiğim kadar kalın giyindim. Bu kontrolsüz bir şekilde titrememe engel olamıyordu. Aceleyle evin içinde cüzdanımı ve telefonumu aradım. Telefonumu genelde yatağa yastığımın altına koyuyordum uyurken ama şimdi orda yoktu. Eğilip yatağın altına baktığım sırada bütün omurgama yayılan buz gibi bir korkuyla donup kaldım. Arkamdan bir kıkırdama gelmişti. Hihihihi. Kıkırdama neşeliydi aslında, alaycı bir tını sezmemiştim sesinde. Ama Bütün vücuduma yayılan ürperti kıpırdamamı bu kadar zorlaştırıyor olamazdı. O kadar savunmasız bir durumdaydım ki. Gözlerime yatağın altındaki telefon ilişti. Ona uzanıp olduğu yerden kapıp ayağa kalktım. Döndüğümde arkamda göreceğim şeyden ölümüne korkuyordum. Bir türlü dönemiyordum arkamı.
“- Korkmana gerek yok baba. Benim.” Sesi sanki biraz kırgın gibiydi. Dönüp ona bakmadığım için kalbi kırılmıştı sanki. Kalbi mi?! Ne kalbi!
“- Bana neden baba deyip duruyorsun?” Sesim bir fısıltıdan daha yüksek çıkamamıştı. Durduğum yerde tir tir titriyordum.
“- Babama ne demem gerekir ki?” Biraz aklı karışmış gibiydi. Ölümün soğukluğunu iliklerimde hissediyordum. Kat kat giyinmiş sıcak evin içinde paltomla terlerken donuyordum. 7 kere intihar etmeye çalışmıştım. Her birinde ölmekten öylesine korkmuştum ki sonunda her seferinde gülünç duruma düşmüştüm. Ama hiçbirinde bu kadar çok korkmamıştım. Yatak odamdaki pencereye baktım koşup oradan dışarıya atlayabilir miyim diye. 6ıncı katta oturuyordum. Ve kendimi atmamam için –sanki atabilecekmişim gibi- demir parmaklıklar taktırmıştık doktorumla. Yatak odasından tek kaçış yolum arkamda, sesin geldiği yerdeydi. Bütün bu olanları unutmamın atlatmamın imkansız olduğunun bilinciyle cesaretten çok çaresizlik içinde yavaş yavaş arkamı döndüm.
Kapı ve arkasındaki koridor boştu. Elimde sıkı sıkı tuttuğum telefonu ceplerimden birine yerleştirdim. Tek bir koşu hızlı kapıya kadar. Hiçbir yere bakmadan. Hiçbir şeyi duymadan. Bu lanetli sahneyi terk etmeme yetecekti. Doktorumun evine kadar koşabileceğimden emin değildim ama başka şansım var mıydı? Kaslarım gerilmiş bir yay gibi koşmaya hazırlanmıştım ki o kan dondurucu ses tekrar konuştu.
“-Kaçma baba. Dışarısı karanlık ve soğuk.” Ses tam tepemden geliyordu. Ve çok ÇOK yakındı. İstemsizce başımı sesin geldiği yöne doğru –tanrım yukarı!- çevirdim. İşte oradaydı, ayakları tavanda baş aşağı asılmış tek ayağı üstünde sek sek oynar gibi çok hafif bir ses çıkartarak tavanda zıplıyordu. Sanki yer çekimi kanunları onun için bir anlam ifade etmiyormuş gibi uzun düz saçları olması gerektiği gibi duruyordu. Ben ona doğru dönünce o da beklediği buymuş gibi bana bakmaya başladı.
“-Korkmana gerek yok baba. Burada güvenliyiz. Beraber oyunlar oynayabiliriz.” Konuşurken hareket etmeye başlamıştı tekrar. Koşarak tavandan duvara duvardan da yere inmişti. Sanki yüzümdeki şok ve korku ifadesi onu açıklama yapmaya zorluyormuş gibiydi. Yeşil parlak gözleri düşünceli biraz da üzgündü.
“- Benim hiç çocuğum olmadı.” Diyebildim sadece. Sesim sadece bir fısıltıdan ibaretti. Duyup duymadığından bile emin değildim. Duymamış olacak ki beni incelemeye devam etti.
“- Sen de kaçmaya çalışacaksın değil mi?” Kafasını soluna yatırmış beni inceliyordu. Gözlerinde hayal kırıklığı ve hüzün vardı.
“- Ben de mi? Ben DE mi?! Başka kim var?” Sesim bir fısıltıdan biraz yüksek ama bu sefer duyulabilirdi. Tekrar kendimi koşmaya hazırlamıştım.
“- Annem tabii ki.” Sanki çok bariz ve olağan bir gerçeklikten bahsediyor gibiydi. “Senden önce onun yanına gitmiştim. Ama o benden korktu ve kalıp benimle oynamak yerine kaçtı. Karanlığa kaçtı.”
Bu kadarı fazlaydı. Zaten yay gibi gerilmiş olan kaslarım bir anda boşaldı ve kendimi kapıya doğru fırlattım. Ayakkabı giyecek vaktim yoktu çıplak ayakla buz gibi geceye kendimi atmadan önce duyduğum son şey: ”Baba ne olursun kaçma” idi. Hayatımda hiç bu kadar hüzün dolu bir ses duymamıştım.
Komünist dönemden kalma eski apartmanın merdivenleri üçer beşer atlayarak iniyordum. Bir yandan da telefondan eski sevgilimin silmiş olduğum numarasını arıyordum. Telefon numarasını telefonumdan silmiştim ancak zihnimden asla silememiştim. Koşarken numarayı telefona girdim ve çevirdim. Çalıyordu. Ve sonunda açıldı.
“- Vicky merhaba böyle bir saatte aradığım için özür dilerim. Çok çok gar…
- Alo?” Gelen bir erkek sesiydi. Tanıdık bir erkek sesiydi. Telefonu açan eski sevgilimin kardeşiydi.
“- Mikael sen misin? Nefes nefeseydim. Koşuyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu ama bunun nedeni yorgunluk mu yoksa telefonu kardeşinin açmış olması mıydı emin değilim.
- Evet benim. Sizi tanıyor muyum? Telefonunuz kardeşimde kayıtlı değil.” Sesindeki olağandışı hüzün ve durgunluk vücuduma ani bir korku yaydı.
“- Tanıdığını düşünmüyorum. Vicky’nin iş arkadaşlarından biriyim, onunla konuşmam mümkün mü acaba?
- Oh anlıyorum. Korkarım onunla konuşmanız mümkün değil. Maalesef ablamı dün kaybettik. Polisin dediğine göre kendini öldürmüş.”
Vücudumda hareket eden her şey bir anda buz kesti. Telefonu kapattım. Kıpırdayamıyordum. Evin dışına kendimi atmıştım çıplak ayaklarım ilerlemeyi reddediyordu.
Şıp… Şıp… Şıp… Şıp… Karanlık boş sokakta bu ses yankılanıyordu. Korkutucu derecede tanıdık o şıpırtı. Sesin nereden geldiğini kestiremiyordum. Ama bu sesin iyiye bir işaret olamayacağını çok iyi biliyordum. Alelacele telefonda doktorumu aramaya başladım. Çalmaya başlamıştı.
“- Baba?” Ses bu sefer şefkatli ya da hüzünlü değil. Alaycı bir sadizmin izlerini taşıyordu.
“- Alo? Alo?! Börje hiç komik değilsin.”  Telefonumda doktorumun sesini duyuyordum ama az önce karanlıktan gelen ses vücudumdaki son gücü de bitirmişti. Telefon parmaklarımdan kayıp yere düştü. Şıp… Şıp… Şıp… Şıp… Ses giderek yaklaşmış artık sadece birkaç adım önümden geliyordu.
“- Nereye gidiyorsun baba?
- Hiçbir yere gitmiyorum. Göster kendini!”
Küçük bir siluet ağır ağır yürüyerek görüş alanıma girdi. Şıpırtı giderek artıyordu. Yüzünü seçebilecek kadar yaklaştığında yeşil gözlerini bembeyaz bir cildin takip ettiğini, kumral saçların kan ve balçıkla keçeleşmiş siyaha çalan hastalıklı bir renge bürünmüş olduğu fark ettim. Ağzından çıkan zift gibi siyah şey çenesine ve minik bedenine doğru akmıştı. Boğazındaki kesik yarası belli belirsiz gözüküyordu. Çırılçıplaktı, geldi ve karşımda durdu. Gözleri benim korku dolu gözlerime bütünleştiğinde uzun sivri diliyle çıkarttığı şıp sesini kesti.
“- Aslında senin çok bir suçun yok” Kafasını düşünceli bir şekilde sola yatırdı ve sivri diliyle dışarı taşan siyah sıvıları yalamaya başladı. Sanki aklında bir şeyleri tartıyor gibiydi.
“- Annemin hamile olduğunu biliyor muydun?
- Vicky hamile miydi?!” Sesimdeki şok o rahatsız edici dil hareketini bir anlık durdurmaya yetmişti. 
“- Neler oluyor?!
- Annem beni ben daha yokken öldürdü baba. Beni o ağaca astı ve gitti. Benim oradan kurtulamayacağımı düşündü herhalde. Ama kurtuldum işte bak.” Manyak gibi gülmeye başladı. Minik kollarını açtı katıla katıla gülüyordu. Her tarafa o korkunç siyah sıvıyı saçıyor. Karnını tutup iki büklüm yere kapanarak gülmeye devam ediyordu. Dakikalarca bu sadistçe gülme krizinin geçmesini bekledim. Yerde tepiniyor siyah asfaltı yumrukluyor ve bir canlıya ait olamayacak mezar ötesinden iliklerime kadar beni titreten sesler çıkartıyordu. Onun bu kriz anını dehşetengiz bir transla izlerken bunun oradan kaçabilmek için bir fırsat olduğunu düşünerek ses çıkartmadan birkaç adım gerilemeye başlamıştım ki bıçak gibi ani bir şekilde tüm o sapıkça kahkahalar son buldu.
“- Yoo. Yo yo yo yo yo. Nereye gidiyorsun? Yoksa elinde olsa sen de mi benden kurtulurdun? Beni o ağaca asıp her gün tekrar tekrar hasat edilmeye mi terk ederdin? Hahahah yo yo yo şşşş şş şş. Korkma gitme yo yo yo. Daha konuşacaklarımız var.” Sesi o kadar histerik ve eğleniyor geliyordu ki ne yapacağımı bilemez şekilde yere dizlerimin üstüne çöktüm.
“- Ne istiyorsun benden?
- Beni sevmeni. Benimle oynamanı baba” Sesi o kadar yumuşak ve çaresiz gelmişti ki, sanki yukardaki uğursuz yaratıkla yer değiştirmiş gibiydi. Simsiyah asfalta dikilmiş gözlerimi kaldırıp saçları düzgün taranmış güzel güzel giydirilmiş o çocuğu beklerken tam yarım karış önümde o simsiyah köpüren sivri dilli, sivri dişli gözlerin benzersiz bir kötülükle parlayan beyaz yüzü gördüm. Normalde bu görüntünün bu kadar yakın olması yerden sıçrayıp arkamı dönüp deliler gibi koşmama neden olurdu ama ne vücudumda ne ruhumda bunu yapacak bir güç kalmamıştı. Kaderimi hayatımı bu çılgınlığa teslim etmiştim.
“- Hahaha hihihi hohoho hihohahahu. Şş şşş şşşş şşş işte böyle. Korkulacak bir şey yok. Ben senin kanındanım. Ben senin canınım. Şş şş şşşş şşş. Yo yooo yoo yooo ağlamana gerek yok. Şşş şş.” O pis elleriyle kafamı kavradı. 3 yaşında bir çocuğa göre olmaması gerektiği kadar çok güçlü bir şekilde kafamı sıktı ve o siyah sivri diliyle yalamaya başladı yüzümü. Bir yandan da histerik şekilde kıkırdıyor gülüyordu. Bir anda tırnaklarını şakaklarıma geçirip gözlerini gözlerime kenetledi.
“- Şimdi beni güzelce dinle baba. Annem olacak o orospuyu beni öldürdüğü için öldürdüm. Şimdiye kadar yaptığım en eğlenceli şey buydu.” Ses beynimin içinde zonkluyor kulaklarımla değil bütün benliğimle duyuyordum. Ben onu dinlerken o uğursuz ağzı kıpırdamıyor sadece uzun sivri dili yüzümü okşuyordu.
“- Seni de öldürmek için neler vermezdim. Çünkü besbelli benden nefret ediyorsun ama zaten buraya gelmek için evime fazlasıyla zarar verdim.” Zihnime o kırmızı kuru ağacın görüntüsü sanki bu yaratığının ince sert parmaklarından akıyor ve bütün görüşümü dolduruyordu. “Hayatta kalabilmem için bu ağacın hasat edilmesi gerekiyor seni pis sefil. Ve bil bakalım bunu kim yapacak?!” Zihnime az önce gördüğüm kabusun resimlerini olanca canlılığıyla dolduruyordu.
“Ayaklarım sanki tonlarca ağırlaşmış gibi beni olduğum yere mıhlıyordu. Bir anda karşımdaki yaratık bir anda ağaca doğru döndü. Ben de onun baktığı yöne baktım. Beyaz gömlekli siluetin boş ilmiğe ulaşmış olduğunu fark ettim. Maskeli yüzü bu tarafa dönük kan gölü içinde yürümeye başlamıştı. Sonunda kendimi birkaç adım daha geri geri ilerlemeye zorlayabildim “Baba kaç!” dedi yaratık. Dönüp ona baktığımda rüyadaki gibi canlıydı. Yara izleri ve garip siyah sıvı gitmişti. Yemyeşil gözleri endişeyle parlıyordu. “Koş baba, koş!” Bir içgüdüyle ona doğru 2 adım atmıştım. Minik kollarını bana doğru açtı “GEL BURAYA” diye kükredi. Her yere simsiyah garip sıvıdan saçarak. Arkamı döndüm ve maskeli siluetle burun buruna geldim…” Soluk yeşil cam gibi bakan gözler bana bakıyordu. Kendi gözlerim bana ruhsuz ifadesiz ve anlamsızca bakıyordu. Elini uzattı elimi tuttu bisturiyle elimi kesti ve kendi elini yaraya bastırdı. Vücudumdaki bütün sıcaklık benliğim bilincim avuçlarımdan akıp gidiyordu. Engelleyemiyordum. Giderek düştüm karanlığa. Dönerek, bilinçsizliğe.
VI

Bembeyaz bir odadayım. Sonsuz gibi ama sonlu. Bir yerlere ne kadar çok bakarsam o kadar büyüyor ama bittiğinin farkındayım. Kalkıp yürürsem duvara çarpacağım o yüzden gerek yok. Gücümü işime saklamalıyım zaten. Hasat edilecek koca bir ağaç var. Aklıma o ağacın görüntüleri doldukça içimi bir şefkat kaplıyor. Kaç yıldır onunla konuşuyorum, ilgileniyor, buduyorum. İlk gördüğüm zamankinden çok farklı çok daha canlı. Çok daha kırmızı. Yeni meyveler veriyor, yeni hasat edilecek minik bedenler. Ağacı besleyecek, bizi besleyecek, oğlumu besleyecek bedenler. Ve en keyif aldığım ansa ağaçtaki en oldun meyveyi hasat ettiğim anlar. Orda olmaması gereken ama oğlumun evimize hediyesi: annesi. Onun o güzel kafasını arkaya çekerken her gece gözlerindeki dehşeti görmek içimi gıdıklıyor. Bisturinin tenine değdiği andaki irkilmesi beni tahrik ediyor. Bisturiyi o güzel pürüzsüz boğazına daldırmadan önceki yalvarmaları sanki ateşli bir ön sevişme gibi zevkin doruklarına hazırlıyor. Son hamleyle boğazını kestiğimde diğer meyvelere oranla çok daha fazla akan kan ve kanın verdiği son nefesle fokurdaması bana en güzel orgazmdan daha büyük bir zevk veriyor. Her gece. Kendini evliliğe saklamış yeni evli azgın bir çiftin her gece seviştiği gibi biz de her gece bunu tekrarlıyoruz. O titreyerek ölümsüzlüğündeki bir sonraki ölümü tadarken ben zevk ve huşu içinde titriyorum. Ve uyanana kadar oğlumla oynuyoruz. Yeni meyveler arıyor onları gözlüyoruz.
O salak doktor beni o sokağın üstünde çıplak ayaklarımla kıpkırmızı kanla  –komşumun ve ses çıkartıp duran salak çocuğunun kanıyla- çizilmiş ağacın dibinde uyurken bulduğundan beri beni kontrol altında tuttuğunu sanıyor. Oysa onlar sadece ilk meyvelerimdi.

Artık hasat vakti.  

2 Mart 2016 Çarşamba

Kaçma - Bölüm III-IV

III

Gözlerimi açtım. İşte bu çok tuhaftı. Bu sefer ne bir ses ne de bir rüya hatırlıyorum. Nabzım ve nefes alış verişim normaldi. Sadece öylesine uyanmıştım karanlığın içine. Kafamı tembel tembel döndürüp saate baktım. Saat yine 4ü biraz geçiyordu. Hayal kırıklığı ile gözlerimi kapatıp tekrar bakışlarımı tavana diktim. Üç gece üst üste birbirine çok yakın saatlerde uyandırılmıştım. Hoş bu sefer hangi gizemin beni uyandırdığını henüz çözememiş olsam da yıllardır deliksiz uyuyan ben için bu durum gerçekten çok tuhaf ve sinir bozucuydu. Hazır uyanmışken tuvalete gideyim bari diye düşündüm ve kalktım ayağa.
Koridora adımımı attığımda yine bütün vücudumda 2 gece önceninkine benzer bir ürperti hissettim. Hava çok soğuktu ve yatağın sıcak kavrayışından dışarı çıkmak üşümeme neden olmuştu belli ki. Banyoya girdim, yalnız yaşadığım için kapıyı kapatmak gibi bir refleksim yoktu. Sırtım kapıya dönük işimi gördükten sonra sifona bastım. Sifona basmamla beraber evin içinde garip bir hareketlenme oldu. Sifonun sesi duyulur duyulmaz antreden yine bir patırtı duydum ve yine hızlı ve hafif ayak sesleri. Bu beklenmedik sesler üzerine irkilip olduğum yerde sıçradım ve ağır ağır arkamı dönerken sanki açık kapıdan gözümün ucunda bir hareket yakaladığımı sandım. Bir yay gibi gerilmiştim ve o hareket son nokta olmuştu. “Kim var orda” diye titrek bir şekilde geceye seslendim. Sesim olmasını istediğimden çok daha cılız ve korku dolu çıkmıştı. Cevap yoktu. Yavaşça tıraş makinasına uzandım. Daha önceki girişimlerinden birinde usturayla bileklerimi kesmeye çalıştığım için evime ustura almam yasaktı. En kötü tıraş makinasını kafasına atıp şaşırtırım gibi amatörce bir taktikle yavaş yavaş ışıktan karanlığa, banyodan koridora doğru yürümeye başladım. Çıkışa 2 adım kala tekrar, bu sefer daha güçlü bir sesle “kim var orda?” diye tekrarladım. Yine ses yoktu.
Evdeki bütün ışıkları açtım. Birinin girip çıkabileceği bütün pencereleri, kapıları hatta delikleri bile tek tek elimde tıraş makinasıyla inceledim. Sadece dün sinirle duvara iliştirdiğim duvar süsünün tekrar yere düşmüş olduğunu gördüm. Sadece bir tesadüf eseri böyle bir gürültü kopmuştu belli ki evde. Bu da yine yukarıda komşumun çocuğunu uyandırmaya yetmişti. Yine de gözüme takılan hareket sürekli ürpermeme neden oluyordu. O hareketi o anın gerginliğiyle hayal mi ettim? Yoksa evimden bir kemirgen ailesiyle beraber mi yaşıyorum? Her iki düşünce de beni birbirinden daha çok rahatsız ediyor. Eğer hayal ettiysem son dönemdeki anlamsız stresimle ilgili doktorumla görüşmem gerekiyor. Ve işi şansa bırakmamak için yarın işten dönerken birkaç fare kapanı almaya karar verdim.
Az önce yaşadıklarımın gerginliği üstümden atmak bana uykumun geri kalanına ve yarım pakete yakın sigaraya mal oldu. Sabah kendime kahve demledim ve demlenmesini beklerken tıraş olsam iyi olur gibi geldi. Akşam doktoruma uğramayı planlıyordum ve kendime bakmamın içinde bulunduğum ruh halinden kurtulmam için ilk adımlardan biri olduğunu düşünüyordu. Ben de sırf bu konuyu tekrar tekrar anlatmasın diye onla buluşmadan önce tıraş olup öyle gidiyordum. Ayriyeten arkadaşım diyebileceğim tek insanın karısı olsa bile son 3 küsür yıldır konuştuğum tek kadın oydu ve bir kadınla buluşmaya giderken en ilkel içgüdülerim beni biraz daha düzgün gözükmeye zorluyordu. Tıraş olmak için tıraş makinasına ihtiyacım vardı ama tıraş makinası görünürde yoktu. Gece bütün evi didik didik ederken tıraş makinasını yanımda taşıdığımı hatırlıyorum ama en son bıraktığım yeri bir türlü hatırlayamıyor bu nedenle de lanet makinayı hiçbir yerde bulamıyordum. Sonuç olarak kaderime razı bir şekilde tıraş olmadan evden çıktım. 1 saatlik seansın 15 dakikası neden bu kadar perişan gözükmemem gerektiği üzerine uzun bir nutukla geçecekti.

IV

O gittiğinden beri -ve ben arka arkaya kendimi öldüremediğimden beri- her yere yürüyerek gitmeye başlamıştım. Zaten çok da büyük olmayan bir şehrin çok merkezinde bir yerde oturuyordum. İşe ya da markete ya da bara ya da kendimi atıp öldürememek için asma köprüye yürüyerek gidebiliyordum. Bu yüzden yıllar geçtikçe artık yürüyüş yapmaktan keyif almaya başladım sanırım. İlk başlarda vücudumdaki nefreti ve öfkeyi kusup şehrin gürültüsüne boğmak iyi geliyordu. Ama yürümeyi sevmeye başladığımı fark ettiğimden beri –bunu doktoruma söylediğimde çok mutlu olmuş hatta sarılıp kocaman bir öpücük kondurmuştu yanağıma- müzik dinleyerek yürümeye başlamıştım. Çok şiddetli ve sert şarkılar dinliyordum, dönem dönem de çok yavaş ve acıklı şarkılar dinliyordum. Bunun sonucu genellikle başarısız bir girişim oluyordu evet. Ama doktorum müzik dinlemeye başladığımı duyduğunda yine çok mutlu olmuştu. Bu sefer sarılıp öpmemişti ve küçük bir hayal kırıklığı hissetmiş olsam da çok da umursamamıştım.
Yine yürüyordum, şehrin sokaklarında ama başımı kaldırıp baktığımda çok tanıdık yerlerde olduğumu söyleyemeyeceğim.  Şehrin bu kadar eski sokakları olduğunu bilmiyordum bile. Şehrin bu kadar eski olduğunu bile bilmiyordum. Bildiğim kadarıyla ikinci dünya savaşında çoğunluğu yıkılmış ve yeniden yapılmıştı. Ve bu da şehrin en fazla 70 yaşlarında olduğu anlamına geliyordu. Ama bu evler sanki asırlar öncesine ait gibi duruyordu. Köşelerinde korkunç gargoyllar, inanılmaz incelikte taş işlemeleri ve bir dönemler çok şık ve gösterişli oldukları belli olan pencereleri vardı. Pencerelerin çoğu kırılmıştı ve bazıları tahtalar ile kapatılmıştı. Bir zamanlar beyaz olduğunu tahmin ettiğim duvarların üstü yosun gibi hastalıklı yeşil siyah bir balçıkla kaplanmıştı. Sanki binalar bir zamanlar canlıymış ama ölmüşler ve hatta çürümeye başlamışlar gibi eğilip bükülmüşlerdi. Garip bu kadar çürümüşlüğün ortasında hiç koku almıyordum.
Bu yaptığım yürüyüş beni gittikçe tedirgin etmeye başlamıştı. Bu kadar terkedilmiş bir yerde kendimi rahat hissetmiyordum. Bırakın kaldırımlarda ya da yolda bir insanı uçan bir kuş ya da salınan bir kedi bile yoktu ortalıkta. Adımlarımı yavaşlattım ve içimdeki korkunun biraz daha baskın gelmesine izin verdim. Rüzgar esmiyordu ama kırık camların arkasındaki tüller hareket ediyor gibiydi. Kulağımdaki kulaklıklarımı çıkarttığımda buranın ne kadar sessiz olduğunu fark ettim. Kafamı kaldırdım, hava kararmaya başlamıştı. Bütün gün yürümüş olamazdım. Burasıyla ilgili içimde gittikçe büyüyen bir tedirginlik hissetmeye başlamıştım. Sanki görme duyularım dışında hiçbir duyum işe yaramıyordu. Sokağın ortasındaydım hiç bir şey duymuyor, hiçbir koku almıyor ve hiçbir şey hissetmiyordum. Terlememiştim, hava ne sıcak ne soğuktu. Sıcaklık rahatsız edici şekilde mükemmeldi. Işık da ne gözlerimi yoracak kadar azdı ne de gözlerimi kısmamı gerektirecek kadar parlak. Kıpırdayan tüller dışında hiçbir hareket fark edemiyordum. Mükemmellik çok boğucuydu. Ben de en azından tüllerin hışırtısını duyabilmek için bu zaman durmuş gibi gözüken sokakta sabit durup dikkat kesildim.
Şıp, şıp, şıp, şıp… Ne kadar uzak olduğunu anlayamadığım bir yerden bu damla seslerini duymaya başladım. Mutlak sessizliğe rağmen çok hafif bir sesti ama nereden geldiğini tahmin edebiliyordum. Birkaç yüz adım ileride, sokağın sonu gözüküyordu, ses sanki oradan geliyordu. Bütün duyularım bütün içgüdülerim geri dönüp koşmamı bana haykırıyordu. Bu uğursuz yerden gitmemi bağırıyordu bilincim bana sürekli. Ve ben de bu dürtülere karşı gelinmemesi gerektiğini bilecek kadar film izlemiş ve kitap okumuştum. Anlatıcının başına ne gelirse olağan dışı bir yerde uyanan insanlık dışı meraktan gelirdi. O yüzden arkamı dönüp yere bakarak koşmaya başladım. Sağa sola bakmamak için gözlerimi birbiri ardına öne fırlattığım ayaklarıma sabitledim. Ne perdelere ne o uğursuz evlere ne de bu sokaktaki başka bir şeye bakamamaya çok kararlıydım. Ama keşke baksaydım.
Koşarken hiç ama hiç yorulmadığımı fark etmem biraz süre almış olacak ki ayaklarımın altındaki asfalt zemin kendini yemyeşil çimlere bırakmıştı. Bu çimler ne kadar da tanıdık geldi. Rengi, parlaklığı ve yumuşaklığı. Sanki daha önce burada koşuşturmuş gibiydim. Yıllardır günde 2 paketten fazla sigara içiyordum, ve doktorum buna karışmasa bile kocasıyla beraber bu duruma üzülüyorlardı. Birkaç kez konusu açılmış beni doğa yürüyüşüne davet etmişlerdi. Sanırım adam da benden daha iyi durumda değildi, ya da doktorumun bir stratejisiydi bu, çünkü kimsenin tavsiyesiyle değil ilk intihar girişimim sonucunda ikisiyle tanışmıştım. Haklarında hiçbir şey öğrenmeye niyetli değildim ve anlattıklarının çoğunu da umursamamışım ki hala haklarında çok bir şey bilmiyorum. O yürüyüşlerin birinde daha 1 saat olmadan nasıl nefes nefese kalıp ciğerlerimin yandığını hatırlıyorum. Oysa şimdi dakikalardır belki saatlerdir koşabildiğim kadar hızlı koştum ve hatta şehri bile terk etmişim gibi duruyor ve hiçbir yorgunluk belirtisi yoktu. Bu hem kafamı karıştırdı hem de hoşuma gitmişti. Şimdi etrafı izleyerek koşuyordum. Hava ne kadar da güzeldi. Tam olması gerektiği gibi. Ne terliyordum ne de üşüyordum. Etrafı izlemeye öylesine dalmıştım ki ayaklarımın sivri köşeli simsiyah bir kayaya takıldığını ancak takıldığım anda fark ettim. Düşüşüm ise beklediğimden çok daha uzun sürdü. Sonuçta boyum 1.80den sadece biraz uzundu.
Düştüğüm yer kanımı dondurdu. Koca bir ağaç hiçliğin ortasında belirmişti adeta. Kurumuş dallarında sanki meyveleriymiş gibi sallanan farklı uzunluklarda ilmikler ve ayaklarından asılı onlarca küçük suret rüzgarla hafif hafif sallanıyordu. İlmiklerden bir tanesinin ucu boştu geri kalanında ise minicik ufacık bedenler sallanıyordu. Hepsi çırılçıplak gevşek bebek bedenleri. Bu hastalıklı görüntü karşısında midem ağzıma geldi ve dizlerimin üstüne çöktüm. Dehşet içinde ağzım açılmış ama bir fısıltı bile çıkartamıyordum. Bu nasıl bir cehennemdi?! Şıp, şıp, şıp, şıp… Sesin kaynağına gelmiştim bir şekilde. Nasıl o kadar koşmuştum? Ağacın devasa gövdesinin etrafında beyaz önlüklü bir siluet sanki asmalardan üzüm hasat eder gibi dolaşıp baş aşağı sallanan bebeklere bir şeyler yapıyordu. Elleriyle bebeklere doğru uzanıp… Aman tanrım onların boğazlarını kesiyordu bir bisturi ile! Adama daha detaylı baktığımda yüzünün bir ameliyat maskesi ile kapalı olduğunu gördüm. Ayaklarında lastik çizmeler bileğine kadar kanın, tanrım bebek kanının içinde yürüyordu. Önlüğünün etekleri masum çocukların kanlarıyla koyu kırmızı olmuştu. Her adımında etrafa sıçrayan kan önlüğünde daha üst yerlerde damla damla gözüküyordu. Ellerinde lateks ameliyat eldiveni kıpkırmızı olmuş kan bileklerinden aşağı doğru akıyordu ve önlüğünün kolları da kırmızıya çalıyordu. Teker teker bütün bebeklerin kafalarını sırtına doğru yaslayıp hiç titremeden tek ve hızlı bir hamleyle boğazlarını kesiyordu. Yere hızla kan boşalıyor ardından kesikten yerdeki gölete yavaş yavaş damlamaya devam ediyordu. Gözlerimi kapatmak istiyor ama yapamıyordum. Belki gözlerim kapalıydı ama hala görebiliyordum! Adam yavaş yavaş boş olan ilmiğe doğru ilerliyordu.
Daha dikkatli bakınca ağacın gövdesinin kahverengi değil, kırmızıya yakın bir bordo olduğunu fark edince zor bastırdığım kusma isteğimi daha fazla kontrol edemedim. “Evimi beğenmedin mi baba?” Ses küçük bir çocuğa aitti ve çok eğleniyor gibi geliyordu. Kanım dondu. Buz gibi minik bir el ensemde geziniyordu. Dokunduğu yerden bütün vücuduma ölüm kadar soğuk bir korku yayılıyordu. İstemsizce titremeye başladım. “Neyin var? Hasta mısın? Niye titriyorsun baba?” diye merakla sordu. Ses aynıydı ama bu sefer daha önce duymuş olduğum bir endişe ve şefkatle doluydu. Kafamı ona doğru çevirdim, gözleri yemyeşil ve canlıydı, aklıma bir dolu görüntü doldu, yeşil çimler, gülücükler. Kumral düz saçları muntazam bir şekilde yana doğru taranmıştı. Çırılçıplaktı. Konuşurken dişlerinin simsiyah olduğunu fark ettim. Bir adım geri sıçrayıp daha uzaktan bakınca sadece gözlerinin canlı gibi durduğunu gördüm. O yeşilliklerdeki görüntülerle çok rahatsız edici bir yakınlığı ve aynı oranda uzaklığı vardı. Boğazındaki dikiş izlerine gözüm takıldı. Ardından sol ayak bileğindeki halat izi. Bembeyaz vücudundaki tek renk hastalıklı bir mor yeşil karışımıydı ve sadece boğazında ve bileğindeydi. Ağzını konuşmak için açtığında siyah olanın dişleri değil ağzındaki zifti andıran bir sıvı olduğunu fark edip ayağa sıçrayıp iki üç adım daha uzaklaştım. Yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi  “neden bu kadar korkuyorsun baba?” dedi sesi yine alaycı ve eğleniyor gibiydi. Ağzındaki siyah sıvı konuşurken çenesinden aşağı akmaya başlamıştı ve uzun sivri dilini çıkartıp onları yaladı. “Sorun bunlar mı yoksa?” Şok içinde kıpırdayamıyordum. O yaratıktan ölesiye koruyordum ama kaçamıyordum. Ayaklarım sanki tonlarca ağırlaşmış gibi beni olduğum yere mıhlıyordu. Bir anda karşımdaki yaratık bir anda ağaca doğru döndü. Ben de onun baktığı yöne baktım. Beyaz gömlekli siluetin boş ilmiğe ulaşmış olduğunu fark ettim. Maskeli yüzü bu tarafa dönük kan gölü içinde yürümeye başlamıştı. Sonunda kendimi birkaç adım daha geri geri ilerlemeye zorlayabildim “Baba kaç!” dedi yaratık. Dönüp ona baktığımda rüyadaki gibi canlıydı. Yara izleri ve garip siyah sıvı gitmişti. Yemyeşil gözleri endişeyle parlıyordu. “Koş baba, koş!” Bir içgüdüyle ona doğru 2 adım atmıştım. Minik kollarını bana doğru açtı “GEL BURAYA” diye kükredi. Her yere simsiyah garip sıvıdan saçarak. Arkamı döndüm ve maskeli siluetle burun buruna geldim…

Yine kan ter içinde çıplak bir şekilde uyanmıştım. Ne kadar gerçekti bu gördüklerim böyle. En ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Hemen başucumdaki lambaya uzandım. Nefes nefeseydim. Bütün görüntüler üstümden şelale gibi akıyor beni korku ıstırap ve paniğe boğuyordu. Ne görmüştüm?! Tanrım bu nasıl çarpık bir zihnin ürünüydü. Nasıl hastalıklı bir bilinçaltına sahiptim ben?! Titreye titreye elimi sigarama götürdüm ve beşinci denememde yakabildim ancak.  Yataktan kalktım. Evde bulabildiğim bütün ışıkları yaktım. Korku içinde titreyerek salona doğru yürümeye başladım. Antrenin girişinde ayağımı sert bir şeye çarptım. Eğilip baktığımda dün sabaha karşı yere düşmüş süsün orada olduğunu gördüm. Ve yanında bütün sabah arayıp bulamadığım tıraş makinem duruyordu. Bunu dün gözden kaçırmış olmam çok ilginçti. Evin her yerine bakmıştım. Bir tek yere mi bakmamışım yani? Bu uykusuzluk ve garip kabuslar zaten sallantıda olan benliğimi iyice uçurum kıyısına yaklaştırmış, deliliğin acı tatlı esintisini ensemde hissetmeme neden oluyordu. Eğilip yerden tıraş makinemi ve süsü aldım. Duvar süsünü tekrar duvara yapıştırdım. Duvar süsü, eskitilmiş kalın bir tahtanın üzerinde hiçliğin ortasına resmedilmiş kuru kırmızı bir ağaçtı.

1 Mart 2016 Salı

Kaçma - Bölüm I-II

I

Yemyeşil çimler üzerinde koşarken düz sarı kumral saçları her adımında zıplıyordu. Onun kıkırtısı kendi sesimden çok daha hayat dolu, saf bir eğlence içeriyordu. “Baba hadi yakala beni! Çok yavaşsın”. Ben şakadan onu kovalarken olanca gücüyle benden kaçıyordu. Kahkahalar atarak minicik bacaklarını olabildiğince hızlı kıpırdatarak kendini benden uzağa atmaya çalışıyordu. Belki daha koşmaya yeni başlamış yaşlarda olduğundan belki izlediği çizgi filmlerde gördüğü karakterlerden etkilendiği için istemli ya da farkında olmadan zikzaklar çizerek kaçıyordu. Aslında biraz dengesiz bir görüntü ama yumuşak çimler üzerindeyiz ne olabilir ki? En kötü düşüp biraz ağlar. Belki ağlamaz bile. Konuşmayı sökmeye başladığından beri sadece çığlık atıyor zaten. Mutluyken, mutsuzken, sinirliyken, eğlenirken, heyecanlandığında ya da hayal kırıklığına uğradığında ne olursa olsun birincil iletişim dürtüsü çığlık atmak. Şu anda da olduğu gibi sadece çığlık atıyor koşarken de. Kahkahayla karışık olduğu için eğlendiğini anlayabiliyorum tabii ki. “Ben yavaş değilim sen çok hızlısın! Yoksa bugün bütün yemeklerini bitirdiğin için mi bu kadar güçlendin ve benden çok daha hızlı koşabiliyorsun?” yapmacık ama bir o kadar da eğitici cümlelerimle onu daha da eğlendiriyorum.
Oğlumun sırtı bana dönük ileri doğru benden kaçarken sık sık dönüp bana bakıyordu. Bir an sonra kendi ayaklarına takılmış düşüyordu. Oraya neden ve nasıl geldiğini anlamadığım yemyeşil çimlerin ortasında büyük çıkıntılı bir kayaya doğru bütün hızıyla düşmeye başladı ve minicik bedeni kayayla adeta bir bütün oldu. Kayanın sivri ve en büyük çıkıntısı tam oğlumun incecik boynuna gelmişti. Ortalık kızıl bir kıyamet yerine dönmüştü. Bu kadar kan nasıl bir anda bu minicik bedenden çıkabilir? O küçücük kalbinin her çarpışında havaya adeta fışkıran kandan kayganlaşan çimin üzerinde kayarak oğlumun üstünde yattığı kayaya çarptım. Bu darbeyle bir hentbol topundan biraz büyük bir nesne üstünde durduğu kayadan kırmızı çimlere doğru yuvarlandı. Bu görüntü karşısında bayılacak gibi oldum. Kanın bir petrol kuyusu gibi fışkırmasının nedeni artık oğlumun bedeninin kafasını taşımamasıydı. Havadaki ölüm sessizliğini yırtıp paramparça eden haykırışımdan önce duyduğum son şey ayaklarımın dibinden gelen yumuşacık saf ve şefkat dolu bir sesti: “Senin suçun değil baba”. Yemyeşil gözleri acıma ve şefkat dolu bir kederle gözlerime dikilmişti.
Nefes nefese ve buz gibi geceye uyandım. Kan ter içindeydim. Üstüme giydiğim t-shirt’ü sıyırmış atmış yatakta doğrulmuş ağzım sonuna kadar açıktı. Kalbim sanki göğsümü yırtıp dışarı çıkmak istiyormuş gibi çarpıyor nefes alış verişimi bile etkiliyordu. Bu ne sapkın bir kabustu böyle?! El yordamıyla komodinin üstünde duran okuma lambasını yaktım. Nabzım, tansiyonum, nefes alış verişim biraz daha düzene girmişti. Başucumdaki çalar saate baktım saat sabaha karşı 4’ü biraz geçiyordu. Üstümdeki kalın yorganı kenara itip kendimi yataktan aşağı attım. Elimi yüzümü yıkamak istiyordum. Daha uyanıp işe gitmek için 2 saatten fazla vaktim var. Nefret ediyorum gece uykumun bölünmesinden. Çocukluğumdan beri uykuya dalmakta çok zorlandım. Hele son üç yıldır uykuya dalmak gittikçe katlanılmaz bir hal aldı.
Banyonun ışığını yaktım hala az önce gördüklerim yüzünden mi yoksa havanın çılgıncasına soğuk olmasından mı ürperiyordum bilmiyorum. Aynada kendime baktım zamanla matlaşmış yeşil gözlerim kan çanağı gibi çökük göz yuvalarımdan bana geri baktı. Sakallarım iyice uzamış ve yer yer beyazlamaya başlamıştı. Geride bıraktığım yıllarda onlarca kilo vermiştim. İlk başlarda sağlıklı gibi gözükse de şimdi gittikçe AIDS’li biri gibi gözükmeye başlamıştım. Soluk yüzümü özensizce budanmış yabani çalılara benzeyen karman çorman düz saçlarım tamamlıyordu. Alnım geriye doğru her geçen gün açılıyordu ve şakaklarımdaki beyazlar gittikçe enseme doğru ilerlemeye başlamıştı. Musluktan akan buz gibi suyu avucumda toplayıp yüzüme vurdum. Gözlerimi açıp aynaya baktığımda bir an kalbim atmayı kesti ve tekrardan bütün vücuduma bir ürperti yayıldı. Bir anlık, sadece bir kalp atışı kadar kısa bir süre, ki bu da az önce kalbimin şok içinde es geçtiği atıştı, o soluk kan çanağı gözler yerine az önce rüyamda gördüğüm gözler bana bakıyor sandım. İrkilip kendime gelmek için gözlerimi kırpıştırdım ve sadece kendi dalgın gözlerimin biraz korku ve şok ifadesiyle bana baktığını gördüm.
Çok uykum vardı ve az önceki kabusun görüntüleri henüz belleğimde çok canlıydı. O yüzden böyle bir yanılsama çok olası geldi bana. Zaten gençliğimde izlediğim garip korku filmleri yüzünden aynalardan hep çekinen biri oldum. O yüzden evdeki tek ayna şu an karşımda bunları düşünürken baktığım banyo aynası. Ona da zaten bu gibi olası gerilim anlarından ölesiye korktuğum için sadece tıraş olurken uzun uzun bakıyorum onun dışında hep kaçamak bakışlar atıyorum. Bu küçük gereksiz panik anının ardından tekrar sürüne sürüne bir zamanlar sevdiğim kadınla paylaştığım, onunla beğenip bir aşk mabedi olarak aldığımız tabuttan farksız gereksiz büyük yatağa yattım. Gözlerim camın dışındaki ağacın dallarının tavanda oluşturduğu dans eden gölgelere dikilmiş uykunun geri gelmesini bekledim. Tabii ki gelmedi.
Sabah dün gece yüzünden uykusuz, bu nedenle de son derece huysuz kalktım yataktan ve başucumdaki paketten bir sigara alıp keyifsizce yaktım. Mutfakta elime ne geldiyse yedim. Yemekten sonra bir tane daha yaktım. Onu da söndürdükten sonra üstüme giysi yığınının en üstünde ne varsa onu giydim, paltomu ve sırt çantamı alıp para kazanıp hayatta kalmak için mecbur olduğum işe doğru yürümeye başladım. O beni terk edip gittiğinden beri bir sürü para biriktirmiştim. Ama gerek doktorum gerekse tek arkadaşım diyebileceğim kocası araba almamamın hem benim hem çevremdekilerin sağlığı için daha iyi olacağını düşünüyorlardı. Geride bıraktığımız yıllarda birkaç beceriksiz intihar girişimim olmuştu. Bunların sonucunda ölmek şöyle dursun bayılamamıştım bile. Sonuç olarak sadece rezil olmuştum ama bu girişimlerim beni daha ciddi şekilde kontrol altında tutmalarına yetmişti.
Bu teşebbüsler arasında beni en çok utandıran 2 ay önceki son denememdi. Belki de en yakın o olduğu için onu daha sık hatırlayıp daha sık utanıyorum kendi kendime. Çocukluğumda hayran olduğum sanatçılar gibi bir ölüm istediğim için doktorumun bana verdiği uyku ilaçlarını evimde hiç eksik olmayan bol miktarda alkolle beraber içip ölümü beklemeye başlamıştım. Ki ölüm gelmedikçe ben daha çok içki içtim. Daha çok içki içtikçe ölüm yerine sarhoşluk geldi. Sonunda doktorumun verdiği bir kutu bonbonu 2 şişeye yakın viskiyle içip körkütük sarhoş olmuştum. Sonuç olarak da ölemeyince gecenin bir yarısı telefona sarılıp doktoruma verdiği ilaçlar konusunda uzun uzun şikayetlerde bulunmuşum –bu kısmını pek hatırlamıyorum-. Ondan sonrası biraz daha sancılı tabii ki, bir süre içki yasağının ve güvendiğim uyku ilaçlarının aslında plasebo olduğunu öğrenmenin verdiği öfkeyle yaptığım bazı hareketler üzerine 1 buçuk ay sıkı gözetim altında tutuldum. Zararsız ve kendimi öldüremeyecek kadar korkak olduğumu düşündükleri için muhtemelen geri eve yolladılar. Ama o günden beri doktorumla daha sık görüşüyoruz ve kocası da her sabah beni telefonla aynı saatte arıyor. Bugün de zaten işten erken çıkıp kontrole gideceğim. Baktım kendimi ani bir şekilde öldüremiyorum, yıllar önce bırakmış olduğum sigaraya tekrar başladım. Hayat dedikleri çile biraz daha erken biter umuduyla.


II

Gözlerimi açtım. Az önce gelen tangırtıyı rüyamda mı gördüm yoksa evden mi geldi emin değilim. Yine kalbim ağzımdan çıkacak gibi, nefes nefese ve korkmuş bir tedirginlikle yatağımda doğruldum. Bu sefer üstümü başımı çıkartıp sağa sola fırlatmamıştım. Ve kan ter içinde de değildim. Muhtemelen kabus görmemiştim ve evden bir tangırtı gelmişti. El yordamıyla okuma lambasını yaktım ve saate baktım. Saat yine 4ü biraz geçiyordu. İki gün üstü üste uykusuz kalacağımın farkına vardığım için sinirle ama biraz da çekinerek ayakucumdaki dolaptan elime alacak sert bir şey aradım. Bulabildiğim tek şey ara sıra kullandığım bir çekiçti. Çekicin sapını sıkıca kavradım ve dikkatli bir şekilde koridordan sesin gelmesi olası salona doğru sessizce yürümeye başladım. Daha ikinci adımımı atmak üzereydim ki çekicin başı normalde sıkı bir şekilde oturmuş olması gereken saptan kurtulup olağanüstü bir tangırtıyla seramik zemine düştü ve sonsuzluk gibi gelen bir süre kadar sekip sağa sola çarptı. Çekicin başı sanki özellikle yapar gibi hala ses çıkartmaya devam ederken çılgıncasına atmaya başlayan kalbim vücudumdaki tüm kanı yüzüme yolladı ve kulaklarım zonklamaya başladı. Bu curcuna arasında çok hafif hızlı hızlı ayak sesleri duyduğuma yemin edebilirim. Tekrar sağlıklı düşünebilecek kadar karanlık ve sessizlik içinde bekledikten sonra usulca eğilip çekicin başını aldım ve bir elimde çekicin başı diğerinde sapıyla karanlıkta ilerlemeye devam ettim. Koridorun evin antresine açılan kapısını usulca açtım antreye attığım ilk adımda ayağımın altına biçimsizce gelen sert bir köşe yüzünden uluyarak küfretmeye başladım. Canım çok yanmıştı.
 Zaten artık bir seri katil ya da hırsız ya da hortlak ne olursa olsun evdeyse benim uyanmış ve onun peşinde olduğuma dair ona verebileceğim bütün uyarıyı vermiştim. O yüzden antrenin ışığını yaktım ve yerde beni sakatlayan şeyin ne olduğuna baktım. Sevgilimle yıllar önce çok beğenerek aldığımız ve antrenin duvarına üstü üste astığımız 4 duvar süsünden en alttaki yapışmış olduğu yerden ayrılıp yere düşmüştü. Bütün bu tantananın sebebi buydu. Eğilip aldım, elimle yapışkan yerini kontrol ettim. İlk gün olduğu kadar yapışkan değildi gerçekten. Ben sevgilime bunları yapıştırmak yerine duvara çivi çakıp öyle asalım demiştim. Sonuç olarak tabii ki beni ikna edip süsleri bu garip şeyle duvara yapıştırmıştık. Ben de şimdi gecenin bir yarısı yine uykumun bölünmüş olmasının ve çekicin birbirinden ayrılabilecek iki parçasının birbirinden ayrılmış olmasının verdiği sinirle duvar süsünü hınçla duvara bastırıp tekrar yapışmasını sağladım. Sonra yine de emin olmak için evin içini dolaştım ve tekrar sürüne sürüne yatağa girdim. Gözlerim tavana dikilmiş uykuyu beklerken aklıma bir anda duyduğum hızlı ve hafif ayak sesleri geldi. Bunun üzerine panikle yataktan doğruldum. Bu sesleri o anda hayal mi etmiştim uykusuzluk ve heyecanın karışımından dolayı? Emin olamıyordum. Ama evin her yerine bakmıştım. Tekrar başımı yastıklara bıraktım ve huzursuz bir şekilde uykuyu bekledim. Tabii ki gelmedi. Uzandım bir sigara yaktım ve küllüğü kucağıma bıraktım. Nasıl olsa uyuyamayacaktım.

Sabah yine perişan şekilde doğrulup giyinip kendimi dairemden dışarı attım. Tam o sırada üst komşum küçük 3-4 yaşlarındaki oğluyla birlikte merdivenden iniyordu. Bana hızlı ve biraz da kızgın bir selam verdikten sonra esneyip gözünü ovuşturan oğluyla merdivenden inmeye devam etti. O andan kendimi biraz utanmış hissettim. Sanırım geçen kopardığım yaygara bu ufaklığı uyandırmış ve korkutmuştu. Duyduğumdan emin olup olmadığım ayak sesleri ise bu ürkmüş ufaklığın anne babasının yanına koşarken çıkarttığı sesler olmalıydı. İçimdeki suçluluk duygusu yerini belli belirsiz bir rahatlamaya bırakmıştı. Çünkü gece sabaha kadar aklımda anlamsız bir şekilde o gece duyduğum ayak sesleri ve bir önceki gece gördüğüm hastalıklı kabusun görüntüleri oynaşıp durmuştu. Bana bu kadar benzeyen bir çocuk, benim çocuğum olmalıydı, ama benim hiç çocuğum olmamıştı ki.