12 Mayıs 2013 Pazar

Martı


Çok fazla şey oldu olmamış gibiydi aslında, ki olmadı zaten, ama o kadar gerçekten oldu ki, hayatım rüya kaldı bu olmayan gerçekler yanında.
Küçük bi komodin istedim sadece, başucumda duracak, anılar saklanacak içinde, belki bir iki damla göz yaşı ve olanca kahkahalar. Hangi mobilyacıda bulurum dedim bu komodini.
Mobilyacılar acaba neler hissediyor ki biz bunları isterken? Biz derken ben sanırım.
Hayatımın her anından gurur duyuyorum ister istemez. sadece bilemiyorum, her anı, yeteri kadar iyi yaşadık mı? Sizce? Bir düşünün, hayatınızdan geçip giden zamanı. Her bir saniyesine yeterli olacak değeri verdik mi? Verdiniz mi? acaba ben verdim mi?
Düşünsenize, ki ben düşündüm daha önce, eminim sizlerde düşünmüşsünüzdür. Hayata öylesine çıplak fırlatıldık ki seçemedik aslında kim olacağımız, ve belki de kim olduğumuzu.
Duygularını kontrol edebilen birisi varmı sizce? İçgüdüler gibi. Fazlaca bizim seçimimizden uzak olan kendimizin verdiği tepkiler, yaşananlara, ve emin olmasakta yaşanacaklara.
Gerçekten çok mu zordu az daha düşüncelerimizin duygularımızla aynı yolda yürüyebilmesi? Ben her zaman yapamıyorum aslında yapmam gerekenleri, duyguları bir kenara bırakıp mantığımı kullandığımda.
Ya ne diycem sizlere, düşündüğümüz kadar basit değil aslında hayat. Görmeye ve anlamaya çalıştığımız kadar. Belkide, biraz susmayı öğrenmeliyiz.
Ama susabilmek kadar basit bir şeyi yapabilirmiyiz?
Yada en kolayını söyleyelim. Düşünememek? Hissetmemek. Aslında ne kadar güzel geliyor dimi kulağa?
Bir bar tezgahında sadece o anda bulunan bir tekila bardağı olsak ya aslında hiç istemesek bile. Dolu olsak bir kaç dakika için, ve ağzımıza tuz sürülmüş olsa, bizi içecek şansız insanın agzını burabilmek için.
Belki bir dilim limon olur üstümüzde, arkadaşlık eden bize, her ne kadar bilmese de bir kaç dakika sonra ısırılıp yok edileceğini, ve sadece incecik bir kabuk kalacağını onu hatırlatacak, yok oluşundan sonra.
Yada bir sigarayı düşünün, bir sigara, kendi dışında 19 tane dostuyla beraber sıkı sıkı paketlenmiş olduğunu. Sıranın ona gelip gelmeyeceğini bilmeden. Ruhunun ucu çok ucuz yada çok pahalı bir çakmakla yakıldığını ancak küllüğün içinde söndürülmeden önce ancak anlayabildiğini, bir kaç dakikadır öpüştüğü insanın ömrünü kısalttığını öğrendiğini.
Kocaman bir kütüphane düşleyin, içinde tek bir kitap bile olmayan. Ve düşünün bunun sizin hayatınız olduğunu. Sizin, benim, onun, yada onların. Belkide bizim. Ve o kütüphaneyi doldurmak istesek, hayatımız boyunca, okusak aslında yazılmamış olanı, ve yazmaya kalksak aslında binlerce defa yazılmış olanı. Ne yazabilirizki? Allah aşkına ne yaşayabilirz ki?!
Kocaman bir binadayım. Kos kocaman. Oradaki çelik merdivenlerim ben aslında, asla kullanılmayan, binanın estetiğini bozan, görüntüsünü değiştiren ve belkide olmaması gereken. Asansörler değilmi siz 97inci kata çıkartacak olan. Ve 102incisinden sizi indirecek olan deniz seviyesine. Bekleyim mi yangın çıkmasını? Bekleyim mi bana muhtaç kalmanızı? Yoksa zamanla bakımsızlıktan eskimiş civatalarım kopsun ve yerle bir mi olayım? Beklemeliyim değilmi?
Starbucks'ta istediğimiz kahvenin gelmesini beklemiyor muyuz? Beklemeli miyiz? Bekliyoruz ama, çünkü o kahvenin tadı her bir yudumda bizi o salaş kahveden çıkartıp cennete yaklaştırmıyor mu? Belki kahveyi o kadar sevmiyor olabilirsiniz. Ah.. Ben bayılıyorum. Olanca mide rahatsızlığıma rağmen her gün bardaklarca içmiyor muyum? Hemde nasıl içiyorum. Hemde nasıl bir keyifle içiyorum.
Sanki aşk gibi? En azından çirkin bir insanın aşkı gibi, benim gibi. Sonunda acıyacağını bile bile sevmek?
Kocaman ve kapkaranlık bir gözlük. Güneşten koruyan bizi, ve gözlerimizi. Ya güneşse aslında korunmamamız gereken, ve umutsa aslında süzdüğü. Ve mutluluksa?
Alkol, güzel değil mi gerçekten? Parmağımız kesilince, üstüne alkollü mendil basabilmek?
Ya kesilen sadece parmağımız değilse? O zaman nasıl dökeceğiz alkolü?
O yüzden içmiyor mu insan deliler gibi? Ve sarhoş olup unuttuklarını anmıyor mu? Nefret edilecek bir durum değil mi? Alkolü öylesine hoyratça kullanmak? Sanırım onu hiç yapmadım şimdiye kadar. Ve mutluyum bu yüzden. Ama parmağım kanadığında dökerim üstüne. Mikroplar ölsün değil mi?
Pamuk şekere dokunduğumda ellerim kanıyor. Ama ısrarla o pamuk şekere sarılıyorum, bütün bedenim kanıyor, paramparça oluyor, ve anlamıyorum.
Otururken yorulmaktan yoruldum.
Ve koşarken aldığım keyfin sadece dinlendirmesi beni? O zaman oturma. O zaman nefeslenmeye çalışma murat.
Murat kim gerçekten? Sadece parmaklarmış mesela, klavyenin üzerinde dolanan.
Parmaklar hissedebilir mi kalbin hissettiklerini? Neden hissetmesin? Eğer aynı bedendelerse.
Kardeşimle aynı beden pantolonu giyebilir hale geldim.
Herşey akıyor, ve akmaya devam edecek, belki bir kavanozumuz olsa? Toplayabilirdik. Aslında emin olmadan.
Küçücük bir şarkıydı aslında ninni dedikleri. Sanki bizi büyüten oymuş gibi fısıldandı kulaklarımıza.
Peki ya hiç yorganları düşündünüz mü? Her gün bizi bekleyen? Bütün gece, ve sadece geceleri beraber olabilmek için. Ömürleri beklemekle geçmedi mi? Yada ulaşmakla? Bir kaç saat için bile olsa.
Mutlu olmadılar mı? Bence oldular, bütün hüzünlü yalnızlığın yanında.
Umursamazlığı ittim elimin tersiyle uzanamayacağım bir yere. Ne vardı o kadar sert itmeseydim?
Düşlerimin cenazelerinin beklediği morgu ziyaret ettim bir kaç saat önce. Neden her birinin etiketi aynı? Farklı olmaları gerekmezmiydi?
Hayallerin düşlerden farkı ne acaba? Belkide aynıdır. Farklı cümlelerde kullanılsalar bile.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Birkaç gün önce benim doğum günümdü.


Ölmedik, ölmedim. oturuyorum yine oturduğum yerde. Çalan şarkılar çoğunlukla aynı. Pek yeni bir yıla hazırlar gibi değil aslında. Eski, çok eski yıllarda sıkışıp kalmışım gibi. Ne kadar doğru ne kadar yanlış artık pek farkedemiyorum sanki. Pek umursamıyorum ben bile ne söylediğimi. Hissettiğim değil mi sonuçta yaşarken bana o ya da bu şekilde yol gösteren?
Hissediyorum, hala çok hissediyorum, hissedebiliyorum. Yaşayabiliyorum. Önüme bakıyorum. Ne görmeyi umduğumu biliyorum, ya da biliyor muyum? Ama ne ollursa olsun ne göreceğimi hissediyorum. Ne gördüğümün farkındayım. En azından öyle olduğumu umuyorum. Nasıl oldu da kabul ettim bunu,nasıl oldu da boyun eğdim? Nasıl oldu da, olanı olmamışlarla ayıramadım? Olsun çok da önemli değil. Helak olan ben olduğum sürece.

Ben oduğum sürece,

Bazen yaşadığını bilmek bile yeter. Bazen, öldüğünün hayali kalbinin atmasını sağlar. Bazen sadece ordasındır, ve gülümsersin.

Bazen sadece yazarsın. Olmayan bir okura, okumayan bir eleştirmene, aşka, bazen yazarsın. Sadece uzun uzun yazarsın. Kısa gelir ama uzunluğunu sen bile bilemezsin. Hapsolmuşluğu, bitkinliği, hüznü duyarsın kendi içinde. Koskocaman bir duvarda yankılanır aslında hiç çıkamayan sesin. 

İyi seneler ben. :)

10 Mayıs 2013 Cuma

Kim Bilebilir?

Kim bilir kaç bina var bu gençliğini geride bırakmış şehirde. Kaç binada kim bilir kaç aile hayatlarına devam etmeye ya da son vermeye çalışıyor. Kaç insan geceleri evlerine mutlu yada mutsuz, heyecanlı yada bunalmış, monoton hayatlarından bıkmış ya da yeni bir umutla dönüyor. Kim bilir kaç insan sevdiğinin onu bekleyen sıcak kollarına, kimbilir kaçı gitmiş bir sevdiceğin dönmüş olduğu hayaliyle çeviriyor anahtarı aylardır sadece kendi anahtarının açtığı kapının anahtar deliğinde. Umutsuzluğun hüzünle yoldaş olduğu sokaklar kaç aşığın zevk haykırışlarıyla yankılanıyor kim bilir? Kaç kayıp, şaşırmış ürkmüş beden kendine benzer titrek bir ruha açıyor kapılarını başına buyruk zihinler birbirlerine kapılarını kapatırken.

Yıllardır yaşadığım şehrin büyüklüğü ilk defa birkaç gece önce geceyi izlerken şaşırttı beni. Ruhumun bi anda bedeninden çekilip camdan dışarı aktığını hissettim, şehri izlemek için benden, penceremden, evimden, mahallemdem uzaklaşmasını izledim. Sabaha karşı tekrar bedenimle buluştuğumda uçsuz bucaksız bir duygu seli kaplamıştı yanımı, uyuşmuş ayaklarım ağır bedenimi taşımaktan çok uzaktı, oturmaya devam ettim. Düşünmeye, hayal kurmaya devam ettim.

Bu sefer şehrin değil ama bu şehirden daha kalabalık, daha karmaşık ve daha düzensiz kalbimin içindeydim. Bazı binalar yıkılmış ama içlerinde yaşayan bir sürü zavallı duygunun yanından geçerken kalbimin gecekondularına kızgınlıkla karışık bir hayretle bakarak geçtim, bir farkı vardı. Bunlar gece kondu değil, bir zamanlar son derece güzel ve özenle işlenmiş bakımsız evlerdi. Bir zamanlar içlerinden sımsıcacık ışıkların sızdığı tül perdeli pencerelerden şimdi kurtların yuvası olmuş kalaslarla kapatılmış aralarındaki boşluktan dışarı ürkek bakışlar atılıyordu. Rüzgar hiç dinmeden uğulduyordu o tozların bile boş bıraktığı sokaklarda. Sokak tabelası çok öncelerde yere düşmüş üstü paslanmış yazısı okunamaz hale gelmişti. Kimbilir kimlerin kalbimde yeşerttiği duyguların kalıntılarıydı. Titreyek yoluma devam ettim, ağır aksak yürüyebiliyordum, bedensel rahatsızlıklarım iyice etkiliyordu sanki bu sokakta yürürken beni. Dizim bedenimi taşıyamayacakmış gibi sesler çıkartırken kaçkere kırıldığını unuttuğum bileklerim kaçar kez kırıldıklarını, incindiklerini, burkulduklarını hatırlatan eski dostlar haline gelmişlerdi. Yürümeye devam ettim.

Ben şehrin derinliklerine yürümeye devam ettikçe önce rüzgar kesildi, ayakta durmak daha kolaylaşmıştı. Bir sokağın başında durdum. Yıllarca kimse uğramamış gibiydi, yerde kalın bir toz tabakası vardı. Hava ılıktı ama serin bir esinti ensemde oynaşıyor tüylerimi diken diken ediyordu. Evler çok güzel ve çok bakımlıydı. İçeriden dışarıya sönmeye yüz tutmuş mumların ya da şafağa karşı son demlerini geçiren şömine ateşlerinin titrek pırıltıları göz kırpıyordu. Pencerelerdeki gölgelerden binaların içlerinde dolaşan unutulmaya yüz tutmuş duyuglar ve insanların yaşadığını anlayabiliyordum. Fısıltılar kulaklarımı okşuyordu. Sesler çok güzel ve tanıdıktı ama acaba nereden? Neresiydi burası? Yoksa az önceki sokakla aynı akıbeti paylaşacak bir sokak daha mı? Sokaktan aşağı doğru yürümeye başladım. Ayaklarım yerdeki tozun üzerinde aksak ayak izlerimi bırakırken çıkardığım ses insanların evlerinin pencerelerine doluşmasına neden oluyordu. Ne kadar çok tanıdık rahatlatıcı yüz çok daha fazla kırışıklık ve endeşiyle gülümseyerek bana bakıyor, el sallıyordu. "Bizi unutmadı, geleceğini biliyordum size söylemiştim." Zoraki bir gülümseme dudaklarımda oluştu, kurumuş gergin dudaklarım kanarken sağ elimin parmak uçlarına camdakilere göndermek için kondurduğum minicik bir öpücükle dudaklarımın kanlı izi elime bulaşmıştı. İçeride yeni mumlar yanmış, konuşmalar fısıltıyla değil daha yüksek sesle yapılır olmuştu. Sokağın sonuna geldiğimde ılık bir rüzgar yerdeki tozu, aksak başlayıp düzenli giden ayak izlerimi de beraberinde uçurup sokağı temizledi. Sağımda sokağın tabelası pırıl pırıl parlıyordu. "Dostlar Sokağı".

Dostlar sokağından ileri aşağı doğru daha hızlı ve daha mutlu bi şekilde ilerlemeye devam ettim. Şehrin merkezine yaklaştığımı biliyordum. Çok uzun zamandır bu şehre uğramamıştım, ne kadar büyüdüğü beni şaşırtmıştı, ama yine de hayal meyal nereye gittiğimi tahmin edebilecek kadar hatırlıyordum. Çok güzel ışıklandırılmış, çok güzel süslenmiş, yeşillendirilmiş bir park karşıladı beni, bu parkı en son bıraktığımda heryer diken çalı çırpı, bakımsız, itin kopuğun doldurduğu, karanlık bir parktı. Birisi buraya çok iyi bakmıştı, birisi burayı tekrar yaratmıştı! Meraklanarak hızlandım. Etrafımdaki güzellikleri izlemeye o kadar dalmışımki suratımın ortasında buz gibi bir acıyla yere düştüm. Gözlerimi tekrar açabildiğimde parkın girişindeki tabelaya toslamış olduğumu farkettim. Kahkahalar atarak gülmeye başladım. Başımı ellerimin arasına aldım ve baş dönmem rahatladığında tekrar tabelaya baktım. "Aşk Parkı". Bu ismi bir yerden hatırlıyorum! Buraya en son geldiğimde terkedilmiş, uğursuz bir parktı. O an emin olmuştum içeride birisi, bir düşünce, bir his bu parkı yeniden yaratmıştı. Burnumda en sevdiğim kokular oynaşıyor ayaklarımın altında yeni kesilmiş çimen beni parkın merkezine doğru taşıyordu. Gözlerimi kapattım, yürümeye devam ettim, hiçbirşey bana burda zarar veremezdi, emindim bundan, seslerin, kokuların, gülüşlerin peşinden gözlerim kapalı koşuyordum. Yavaşladım, yaklaştığımı biliyordum. Küçük bir ev. Bu kocaman parkın farkında olmaksızın kendi minnacık bahçesi içine kurulmuş tek katlı küçük şirin bir ev orda duruyordu. Çatısındaki minnacık bacasından güzel kokulu bembeyaz dumanı tütüyordu. Bahçesinde oraya buraya keyifle koşuşturan zarif bir siluet gördüm. İŞTE! Buldum seni. Yaklaşmaya başladım. Ürkütmemek için yavaşça, ses çıkartmadan. Sırtı bana dönüktü sanki o koskoca parkın içinde olduğundan haberi yokmuş gibi kendi bahçesini kusursuzlaştırmaya devam ediyordu. Sanki bu kocaman parkı kendisinin yarattığının farkında değilmiş gibi mutlulukla sadece kendi eviyle ilgileniyordu. Ağzımı açtım seslenmek için, kim olduğunu görmeliydim. Kim olduğunu bilmeliydim, yüzünü görmeliydim. Sesini duymalıydım. Kendimde bulabildiğim bütün cesaretin en ufak parçasını bile toplamaya çalışarak ağzımı seslenmek açtım...


"-Oğlum ne yapıyorsun bu saate ayakta? Uyuyamıkaldın yoksa pencerenin önünde?
-Umm, içim geçmiş babanne.
-E oğlum hadi kalk yat yatağına saat sabahın 5'i olmuş.
-Uff. Haklısın babanne. Ayaklarım uyuşmuş ya, bi saniye bi kan gitsinde öyle yürüyüm, yoksa düşecem
-İlahi çocuk ne garip işler yapıyorsun sen.
-Hehehe evet.
-Gelirken başucumdaki bardağa da biraz su doldurur musun oğlum?
-Tabii babanne, hadi iyi geceler sana
-İyi uykular"

9 Mayıs 2013 Perşembe

Sessiz Makyaj


Sessizlik. Kalbim bir an duraksadı. O an uzadıkça uzuyordu. Uzaklardan keskin bir ses kulaklarımı tırmaladı. Kocaman salonda çınladı. İki elin birbirine çarpma sesiydi bu. Ardından aynı ses bir kez daha geldi. Gözlerim yerde hareketsiz beklerken, kalbim atmayı yeniden hatırladı. Beklediğim buydu işte. O sese yenileri eklendi, yavaş yavaş önce, tek tük ama her kalp atışında bu seslere yenileri eklenmeye başladı. Rahatlamıştım. Birkaç saniye sonra bu alkış sesleri bütün salonu doldurmuş, karanlık salonda hareketlenmeler başlamıştı. Biliyordum, insanlar ayağa kalkıyordu, beğeniyle beraber alkış sesi artıyordu, kulaklarım sessizliğin uğultusundan sonra şimdi insanların çılgınca alkışlarıyla doluyordu.
Yavaş yavaş, ayaklarımı sürüyerek arkaya doğru yürüdüm, perdeler kapanacak birazdan biliyorum. Adımlarımı ağır ağır atarken arkamdan ağır perdenin eski ahşap zemine sürtünme sesini duymaya başlamıştım. Adımlarımı biraz hızlandırdım.
Gözlerimi ve kafamı kaldırdım, gururlu bir duruşla bütün salonu gözden geçirdim. Bu sırada gölgelerden hırçın bir şekilde üzerime doğru perdeler hareketlerini sürdürüyorlardı. Bekledim, bekledim, bekledim... Perdeler neredeyse omuz hizama gelmek üzereydi, kalabalığa son bir bakş attıktan sonra keskin ve son derece net bir baş hareketiyle coşkulu karanlık kalabalığa son selamımı verdim.

Perdeler kapandı.

Ağır, eski ve tozlu perdeler kalabalığın çılgınca çıkarttığı alkış seslerini sanki her bir kıvrımında daha da çok boğmuştu. Duyabildiğim tek şey bir kovan arının yapabilceği vızıltıdan çok daha azıydı, ancak durduğum sahnede oluşan titreşimleri engelleyemiyordu. Perdeler kapandığı anda ortaya çıkan toz bulutu öksürmeme neden olmuştu. Uzun zamandır böyle öksürük krizleriyle iki büklüm oluyordum. Sahnede oyun sırasında kaç kez dizlerimin üzerine kapaklanmıştım öksürükten, neyse ki sevgili izleyicilerim bu krizleri, oynadığım ağır oyunun bir parçası olarak kabullenmiş, oyun sırasında aktardığım dramı güçlü kıldığını düşünmüşlerdi. Yanlış da değildi açıkca konuşmak gerekirse, bu oyunu sahneye koymaya başladığım günden itibaren bu öksürük krizleri yakama yapışmış, ve asla bırakmamıştı.

Şimdiyse perdenin diğer tarafında azgın kalabalığın yavaş yavaş yatıştığını ve belki de evlerine dağılmaya başladığını duyuyordum. Bir kısmı son bir selam için bekliyor gibi görünseler de aslında benim oyun boyunca düştüğüm durumlar karşısında kendi sefil hayatlarının ne kadar iyi olduğuna kendilerini inandırdıktan sonra, perdenin arkasından tekrar belirecek adamın hala acınası durumda olduğundan emin olmak için bekliyorlardı, ama biliyorum, onlar da birazdan kendi hayatlarına dönecekler. Ve onlar da biliyor ki, o perdeler kapandıktan sonra kimse sahneye adımını bir kez daha atmayacak, bu gecelik.

Bazıları ise daha ileri gidip beni kulis çıkışının önünde bekleyecekler, ta ki uykularına yenik düşüp oraya kıvrılıp uyuyana kadar, ya da ne kadar berbat olsa da hayatları, sokakta asla gitmeyen kışın getirdiği gece ayazında uyumaktan daha iyi olduğunu bildikleri için hayatlarına geri dönecekler. Ve ben adımımı kulis kapısından dışarı attığımda, etrafta beni görebilecek kimsecikler olmayacak.

Kafamı kaldırdım, yıllardır her akşam vermiş olduğum bu son dramatik selamdan sonra, ciğerlerime yapışan tozu dakikalar süren öksürük krizimle boşaltıp yavaş yavaş kulise doğru yöneldim. Kulis, her zamanki gibi bomboştu, ne bir dekoratör, ne de bir makyör; ne bir stilist, ne de bir senarist; ne bir dublör, ne de bir kompozitör; sahnemin kulisinde daima sadece ben olurdum. Kulis, ahım şahım bir yer değildi, bol miktarda makyaj malzemesi ve bir o kadar makyaj çıkartma losyonunun yığılı durduğu köşenin hemen yanında küçük bir makyaj masam vardı, onun karşısında ise ışıklı bir ayna. Odaya sinmiş ağır sigara ve alkol kokusunun nedeni, yıllardır dökmeye üşendiğim küllük ve etrafına saçılmış binbir türlü içki şişesiydi. Bunların yanına ara sıra uzandığım eski bir kanepe ve yanında koca bir yığın kostüm vardı. Bunların herbirini kendim hazırlamıştım, kendim kullanıyordum.

Yüzümdeki ağır makyajı silmek için aynanın karşısına geçtim, her akşam oyundan sonra yaptığım gibi. Elimde tuttuğum bir tomar pamuğa, makyaj çıkartıcı losyonumu uzun uzun sıktım. Aynaya yaklaştım, gördüğüm surat bir zamanlar beni dehşete düşürüyordu. Şimdilerde ise o kadar alışmıştım ki, rimelleri ağlamaktan akmış, ruju el darbeleriyle çarpılmış ve her yana bulaşmış, dudaktan çok kanayan bir yaraya benziyordu. Bembeyaz pudra hastalıklı bir renk vermişti tenime, sanki bir zamanlar ait olduğu öte dünyayı terk edip gelmiş uğursuz bir yaratığa benziyordu şu an baktığım surat. Yanaklarımın altında alt çeneme doğru uzanan siyah katman ise, kendi başıma yarattığım bu yüze daha büyük bir karanlık ve hüzün katıyordu. Losyonla ıslattığım pamuğu özenli bir şekilde akmış rimellerin üstünde gezdirmeye başladım, o losyonun hafifletici ferah hissi yanaklarımın üst kısmında oynaşırken, sahne ışığının altında, yüzümdeki makyajın ne kadar yüzüme yerleştiğini hatırlatıyordu bana. Her pamuk darbesi sanki derin bir yara açıyordu az önce ayakta alkışlanana. Rimellerden sonra sırasıyla yanaklarımı ve ruju sildim, ardında ise alnımı, bu kalın makyajı çıkartmak için bir tomar pamuktan fazlası gerekiyordu her zaman. Bu nedenle bir tomar daha koparıp aynı işleme devam ettim. Pamuğu suratıma değdirdikçe, göğsümde, öksürükten kalma ağrı hafifliyordu, sahnede haykırırken acıyan boğazım yumuşuyordu, alkışları beraberinde getiren çırpınışlarım nedeniyle ağrıyan uzuvlarım dinleniyordu, herbiri birer pamuk darbesiyle.

Ve sonunda bütün makyajı sildiğimi hissettim artık, hiç bir ağırlık kalmamıştı yüzümde ve hiç bir his kalmamıştı bedenimde. Aynaya doğru yaklaştım ve gördüm, tabi buna görmek denebilirse, bomboş bir yüz.

Arkama yasladım, ellerimi başımın arkasında birleştirdim ve uykunun alıp beni götürmesini bekledim. Bekledim.. Bekledim... Yumuşak, titrek, minicik bir el seğrek saçlarıma arkadan dokunup yavaş yavaş suratıma ilerlemeye başlayana kadar uykuyu bekledim. Bu dokunuşla yerimden sıçardım! Nasıl olabilirdi? Perdeler kapanmış, ışıklar sönmüş, kapı ise arkadan sürgülenmişti, bu kulise benden başka kimse girmez, giremezdi, hatta girmek istemezdi! Bu dokunuş nereden çıkmıştı şimdi?! Tedirgin bir şekilde sandalyede dikleşmeye çalıştım. Sağ kulağımın yanında heyecanlı bir nefes sesi duydum, ben dikleşmeye çalışınca o da heyecanlanmıştı, beni ve belki de kendini yatıştırmak için sadece tek bir ses çıkarttı, sessizce ve sakince, kulağıma: "şş"

Yavaş yavaş arkamı döndüm, karşımda şimdiye kadar gördüğüm en büyük güzellik duruyordu, yeşil mavi gözleri sanki denizlerden, okyanuslardan koparılmış gibi berrak ve derin bakıyordu çırılçıplak ruhuma. En kırmızı gül bahçelerinden daha kırmızı dolgun dudakları daimi bir gülümsemeyle yukarı kıvrılmış, içine sığamayan bir neşeyi üzerimden akıtıyordu. Bembeyaz bir ipeğe sarılmış gibi ışıldayan narin teni, üzerine vuran her ışığı sanki bana yansıtıyor ve karanlıklar içinde yıllarca nefessiz kalmış ruhuma tekrar hayatı üflüyordu. Bu gerçek üstü manzarayı alev alev yanan, bu saf güzelliği mühürleyen kırmızı dalgalı saçlar tamamlıyordu. Ben donakalmış bu güzelliği sindirmeye çalışırken o biraz daha gülümsüyordu, ben konuşmaya çabalarken kendi nefesimle boğulup, kendi kalp atışımla sağır olmuştum.

"- Merhaba." diyebildim, sonunda, ve O da karşılık verdi "Merhaba" Odada olduğundan bile haberimin olmadığı bir sandalye çekip oturdu karşıma, ve başladı bana kendisini anlatmaya. O kadar kaptırmıştım ki kendimi onun bana sessizce anlattığı hikayeye, ellerinin ağır ağır makyaj malzemelerime uzandığını farketmemiştim, ve hatta eline fırçalarımı aldığını bile, ve hatta bana şimdiye kadar hiç yapamadığım bir makyajı yapmaya başladığını bile farketmemiştim. Ve ben başladım anlatmaya, bu sefer o dinliyordu, ben anlatıyordum sesizce, ne olduğumu ve neden öyle olduğumu, uzun sürdüğünü biliyordum ama sıkılmamıştı, gerçekten çok uzun sürdüğünü biliyordum ama benden nedense hiç ona rol yapmamı istememişti, onu eğlendirmemi istemiyordu, sadece, dinlemek yetiyordu ona.

Konuştuk, gecelerce konuştuk, uykumuz gelmişti ama uyumadık, uyuduysak bile birbirimizin rüyalarına bekçilik yaptık, sadece çok güzel rüyalar gördük ama uyanmayı dört gözle bekledik. Uyanmayı dört gözle bekledik çünkü o küçük odada konuşulanlar, olabilecek en güzel rüyanın bile rüyasında görebileceğinden daha güzeldi, ve böyle devam etti, ta ki bir gün, o elindeki fırçayı ve makyaj malzemelerin yere bırakana kadar. "İşte oldu!" dedi sevinçle. Tek kaşımı kaldırdım, 'tek kaşımı?!' diye geçirdim içimden, "Ne oldu?" dedim. Kollarını açtı, sarılacak sandım ve kalbim durduğu yerde bir çok takla attı, ancak o, sarılmadı, elleriyle sandalyemin sırtını tuttu ve beni aynaya doğru çevirdi. Suratıma baktım, tanıdık bir surattı, hem de çok tanıdık bir surattı. Ellerimi yavaş yavaş, biraz da korkarak suratımda gezdirdim, kaşlarımın altında uzun zamandır içlerine bamadığım gözlerim bana bakıyordu, bir zamanlar güzel olduğu için bir çok iltifat alan burnum yine eski yerindeydi, hafif keçiye çalan top sakalım biraz tombul dudaklarımı çevreliyodu, ellerimi üzerinde gezdirdim, ve makyaj dağılmadı. Heyecanla yere baktım, fırça ve boyaların olduğu palete doğru. Fırça orda duruyordu ancak palet boştu. Bomboş. Kafam karışmış şekilde aynada kendime bakarken o tanıdık rahatlatıcı ses kulağıma fısıldadı: "senin makyaja ihtiyacın yok ki şapşal, sen böyle zaten çok güzelsin.
- Nasıl? Nasıl yaptın bunu?
- Ben birşey yapmadım ki.
- Ama günlerce fırçayla yüzümü...
- Sadece konuştukça, benimle paylaştıkça yüzünde çatlayan yıllardır çıkartamadığın makyajların parçalarını temizliyordum o fırçayla seni şapşal" ve muzur muzur kıkırdamaya devam etti.
"- Asıl şimdi seninle ne yapacağımı düşünmem lazım" dedi kara kara. İçimi bir telaş kaplamıştı, sanırım şimdi ağzından dökülecek kelimeler, o güzel berrak sesi son duyuşum olacaktı, öyle hissediyordum.
"- N... Nası... Nasıl yani?
- Seni seviyorum.
- Ne?!"
Ve oturduğum yerden sıçarıyıp önüme gelen herşeye sarılmak istedim o anda, sarıldım da, Ona o kadar uzun ve sıkı sıkı sarıldım ki, muzur muzur öksürüp birazcık nefes alması gerektiğini söyledi bana. Gözlerime bunca yıldan sonra ilk defa yaşlar mutsuzlukla dolmamıştı. Bunca yıldan sonra ilk defa mutluluktan ne yapacağımı bilemez hale gelmiştim. Başımı omzundan kaldırıp odaya baktığımda, temizlenenin sadece makyaj kalıntılarım olmadığını gördüm. Oda, hayatım, şimdi pırıl pırıldı. Yeni pencereler açılmış içeri uzun süredir görmediğim güneşin ışığı hücum ediyordu, havada tanımadığım bir çok çiçeğin baş döndürücü kokusuna bir o kadar tanımadığım kuşların sesleri eşlik ediyordu, ellerimi sıkı sıkı doladığım onun belinden bırakmadan onu da bu güzelliğin içine çekiyordum ve beraber yarattığımız bu güzelliğin tadına varması için elimden geleni yapıyordum.

Bir anda aniden kulağıma doğru uzanıp fısıldadı: "sen hiç bir müzikal oynadın mı?
- Nasıl?
- Aşkla."

Ve bu sefer makyaj yapmadan, tozarından arınmış perdenin arkasındaki yerimi aldım, bu sefer yalnız değildim, ellerimde o güzel, küçük, yumuşak elleri tutuyordum, bedenime o güzel sıcak beden yaslanmış kalbinin ritmi benimkine eşlik ediyordu. O güzelim gözler benimkilere kitlenmiş, dudakları ise, gülümserken, benimkilerin üstüne oynaşıyordu. Ve perdeler açıldı, yeni cilalanmış sahneye doğru adımımızı atarken, ikimizde izleyicilerle ilgilenmiyorduk, biz biribirimizle bir bütündük. Dansediyorduk, sarılıyor, öpüşüyorduk. Bedenlerimiz birbirleriyle mutlak bir uyum içinde bir oraya bir buraya savruluyordu uçsuz bucaksız sahne üzerinde, yüzümüzde kahkahaların görüntüleri, dudaklarımızda ise sesleri vardı, inanılmaz bir enerjiyle koşuşturuyorduk bir zamanlar tek kişilik olan sahnenin hiç adım atılmamış noktalarında. Yorulmadan, sıkılmadan, üzülmeden ve hırpalanmadan geçti saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar ve aylar. Hiç bir şey duymuyor ve görmüyorduk, hiçbirşey umursamıyor ve düşünemiyorduk, birbirimize sahiptik, bu herşeye yetiyordu.

Ve işte şimdi, ilişkimizin olgunluğundayken, dünya üzerinde her kitapta yazılmış her dans figürünü kusursuzca yerine getirmişiz, çok mutluyuz, birbirimize bakarken bu gözlerimizden okunuyor, birbirimize sevdiğimizi söylüyoruz, aslında gerek yok, o kadar derinlerde hissediyoruzki, ama yine de söylemek istiyoruz, çünkü o kelimeler, birbirimize söylerken çok güzel tınlıyor sesimizle, kulaklarımıza çok güzel geliyor. Çok, gerçekten çok mutluyuz, ve dans ediyoruz, yorulmadan, sahnede, kuliste, perdelerin üstünde, her... her yerde.

Şimdi ise Onu belinden tutup, gözlerimi kapatıp uzun uzun öpüyorum, uzun uzun dudaklarımı dudaklarında gezdiriyorum, ve yeni bir dans figürü, biraz zor belki, ama belinden tutup onu yukarı duğru kaldırıyorum, dudakları dudaklarımdan ayrılıyor, biraz daha kaldırıyorurum, kollarım uzanabileceği en üst noktaya ulaşıyor, onu biraz daha kaldırmam gerektiğini biliyorum, ve ellerim yavaş yavaş belinden aşağı kayıyor, elimden gelen bütün güçle onu olabilecek en yükseğe doğru yolcu ediyorum.

İçim buruluyor ellerim bedeninden ayrıldığı anda, gözlerime yaşlar doluyor, bu sefer yine unuttuğum bir şekilde. Acı ve özlemle, gözlerim yanıyor, yaşlardan, ve ellerim havada bekliyorum. Bekliyorum... Bekliyorum... Bekliyorum... Gözümdeki yaşlardan önümü göremesem bile bekliyorum, ve bekleyeceğim. Bu dans figürünü tamamladıktan sonra dudaklarımızın tekrar birleşeceği günü bekleyeceğim. Çünkü ben......

Kalemimin ucu daha fazla dayanamadı kelimelerden ziyade içimde yaşadığım duyguların yoğunluğuna. İki ucu farklı yönlere doğru açılırken, mürekkebi kontrollü bir şekilde bıçakların arasına akıtması için tasarlanmış delikten bir anda bir kaç damla, yavaş yavaş eskimeye başlayan 24 yıllık defterin kırık beyaz sayfasına damladı ve emildi. 'Daha oraya birşeyler yazmak niyetindeydim' diye geçirdim içimden huysuzca. Kalemimin geldiği halden de memnun olduğumu söyleyemezdim, çok sevdiğim eski bir kalemdi, uzun zamandır onu kullanıyordum, çok alışmıştım. 'Belki de yenilik bazen iyidir' neden olmasın, yeni bir kalem, yeni bir sayfa, zaten bu sayfada birşeyler yazılabilecek yerlerin hepsi mürekkeple lekelenmişti artık. Kalemin ucunu elimle düzeltebildiğim kadar düzelttim, bu kalem bu güzel sayfanın üzerine başlık atmayı haketmişti. Şimdiye kadar yazdığım en güzel hikayeydi, en mutlusuydu belki de. Yine de şimdiye kadar bitmeyen hiç bir hikaye ne okudum ne de duydum. Sağ elimi kaldırdım, sayfanın üstünde, başlık için boş bıraktığım yere dayadım elimin dışını. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım, ne olmalıydı bu sayfanın başlığı? 

Ah evet.

Elle tamir edilmiş kalem, kendinden memnun olmayacak bir şekilde, sayfayı biraz da çizerek belki de, bu sayfaya yazacağım son kelime için dansetti ağır aksak: "Mutluluk". Sayfayı çevirdim, bomboştu, bembeyaz, bulutlar kadar beyaz, güzel ve heyecanlı, hüzünlü ve kızgınlık dolu, umut ve merak dolu, birçok şey yazılmayı bekliyor önümdeki  o sayfaya. Sadece yeteri kadar sihirli bir kalem bulamadım henüz.

Küp şeker.


Bugün barda kahve içerken kendimi kahvenin yanında gelen küp şekerlerden yola çıkarak bir küp şekere benzettim. Ve sonra buraya oturup bu yazıyı yazmaya başlayana kadar aklımdan geçen düşünceler sonucu iyiden iyiye bir küp şekere benzediğime ikna oldum. Çok tatlı bi insan olduğum için değil bu benzerlik. Aslında tatlı bir insan olup olmadığım konusunda o kadar ciddi şüphelerim varki şu sıralar. Yine de küp tuz diye bir şey olmadığı için (varsa da ben bilmiyorum affedin) kendimi küp şekerlere benzetiyorum. Aslında Barış Manço gibi "Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum, dilim dilim doğrasalar beni, Akdeniz ve hatta Hint Okyanusu, ve hatta Atlas Okyanusu, ve hatta hatta Büyük Okyanus cacık olur. Diyorum böyle cacığa rakı mı dayanır?" çok güzel birşeyler yazabilmek isterdim. Ama o kadar yetenekli olmadığımı düşünüyorum malesef.
Küp şekere neden küp şeker denildiğini çok kesitremiyorum. Küp şekerler küp değil ki. Dikdörtgenler prizması. Küp nedir? Eni, boyu ve yüksekliği eşit ve bütün açıları dik olan altı yüzeyi, sekiz köşesi ve oniki kenarı olan katı. Dikdörtgenler prizmasında ise yüzey, köşe ve kenar sayısı ve açılar kübünkülerle aynıdır ancak en, boy ve yükseklik aynı olmak zorunda değildir. Bu nedenler küp özel bir dikdörtgenler prizmasıdır. Ve şimdi gidip mutfağınızda olması muhtemel olan küpşekerleri bir inceleyin. Onlar bu verdiğim küp tanımına uymamaktadırlar. Bu nedenle küp şekerler aslında küp şeker değiller. Onlar dikdörtgenler prizması şekerler. Bazı özel kalıplarda üretilmiş (sinek, maça vs...) olan küp şekerler var ki onlar hiçten küp şeker değiller. Küp şeker demek zorunda mıyım? Tabiiki değilim, paşalar gibi kesme şeker diyebilirim. Ancak benim ağız alışkanlığım küp şeker olduğu için küp şeker diyorum. Her neyse, küp şekerlere benzerliğimin ilk adımı burada yatıyor. Bende zaman zaman olmadığım biri olarak anılıyorum. Olmadığım biri gibi tanınıyorum, ve aynı küp şekerler gibi bu konuda elimden birşey gelmiyor. Hiç küp şekerlere sormuyoruz biz size aslında olmadığınız bir isim yakıştırdık sizi öyle anıyoruz siz bu konuda ne düşünüyorsunuz diye. Belki gerçekten bu konuda çok dertliler? En azından ben öyleyim. Bunun nedeninin insanların anlayışsızlıkları olduğunu düşünmüyorum, demek ki ben kendimi tanıtamıyorum insanlara. Sonra düşünüyorum, neden birilerine kendimi tanıtmak için uğraşayım ki? Eğer tanımak isterse yanıma oturur ve zamanla tanır, sever yada sevmez. Sevsin diye bir beklentim olamaz, ama sevmemeye karar vermeden önce tanısın istiyorum. İnsanları tanımaktan bana şimdiye kadar bir zarar gelmedi, çok açıkca tanıdığım bütün insanları da seviyorum diyemem, aralarında sevmediklerim de var bolca. Ama sevmemek için bile çaba harcıyorum. Tanımak için gayret ediyorum çünkü her insan açık bulunan küp şeker gibi değildir. Bazısının üstünde ambalajı oluyor. Ve ben bu dolma parmaklarımla o ambalajı en hasarsız şekilde açıp tadına baktıktan sonra beğenip beğenmediğime karar vermeye çalışıyorum. Tabiiki ambalajını açmadan atarsam ağzıma ağzımda son derece nahoş bir lezzet kalacaktır. Ama bir insanla ilgili çaba haramadan onu sevmiyorum deme hakkını kendimde bulmuyorum. Aslında seviyorum deme hakkını da kendimde bulmamam lazım. Ama sevmeye, sevmemeye olduğumdan daha meyilli bir insanım. Yinede belkide yanlış yapıyorum o konuda. Hatta belkide değil, belli ki yanlış yapıyorum.
Bu ambalajlı küp şekerlerin şimdiye kadar iki türlüsüne denk geldim. Bunlardan ilk ambalajı içinde tek olanlar. Diğerleri ise eşleriyle birlikte ambalajlanmış olanlar. Çift olanlar mutlu. Yanlarında sevdikleriyle kendi kapalı zarflarının içinde, kendi mahremiyetlerini yaşıyorlar. Birbirlerine destek oluyorlar. Herşeyden öte birlikteler ve mutlular. İnsanların yalnız yaşasınlar diye yaratılmadıklarına inanmaya başladım. Emin olun bundan birkaç ay önce tam tersini olanca şiddetimle savunuyordum. Yalnızlığın insana yeteceği, kendiyle kalan bir insanın mutlu bir insan olduğunu düşünüyor ve bu düşünceleri bol miktarda dile getiriyordum. Aslında öyle değilmiş. Çok acayip bir bunalım içinde olduğumdan öyle olduğunu düşünüyormuşum sanırım. Çok emin değilim. Çünkü yakın geçmişime baktığımda uzak geçmişimde gördüğüm mutsuzluğu görmüyorum, ama şu anki mutluluğumu da görmüyorum. Ve çıkarttığım sonuç, yalnızken ben mutlu olamıyorum. Ama mutsuz da olamıyorum. Çünkü kendimle fena anlaşmıyorum. Çok çok iyi anlaşamadığım için mutlu olamıyorum ve kötü geçinmediğim için mutsuz da olamıyorum. İnsanların içine karıştığımdan beri hem mutluluklarm hem mutsuzluklarım oluyor. Sonuç olarak ise mutluluklarım bir şekilde ağır basıyor. Sadece olağanlık dışında birşeyler hissetiğim -mutsuzluk bile- için bile mutlu oluyorum. Ama insan çok sevildiği ve çok sevdiği insanların içinde bile bazen yalnız hissediyor kendini. Daha özel bir şeyin eksikliğini hissediyor. Bir sürü ambalajlı küp şekerin bulunduğu bir torbada küp şekerler bazı küp şekerlere çok yakındır. İşte onlar dostlarıdır. Ama her iki küp şekerinde üstünde ambalajı vardır. İşte o ambalajın içine girebilecek bir küp şekere özlem duyar, ki aşktır sanırım o. Bu nedenle ikili olarak ambalajlanmış küp şekerler o ambalaj açılıncaya kadar, tek ambalajlanmış küp şekerlerden daha mutludur çoğu zaman. Ben ise, tahmin ediyorum ki tek ambalajlanmış bir küp şeker olarak üretildim ve öyle gidiyorum hayatımın yokuşundan aşağı doğru.
Çift olarak ambalajlanmış küp şekerlerin hikayelerinin sonu bazen mutlu bazen mutsuz biter. Bazı insanlar çaylarını, kahvelerini yada o şekeri neyin içine atacaklarsa onu iki şekerli içerler. Ve ambalajı açıp bardaklarının içine her iki şekeri birden atarlar, o şekerler son kez birlikte olmanın verdiği tatla içilen içeceğin tadına tat katarlar. Mutlu erir giderler, bedenleri erirken ruhları birbirlerine karışır bardağın içindeki kaşığın her dönüşünde. Mutlu geçen ömürlerinin son saniyelerini huzurla ve aşkla beklerler.
Ama hikaye her zaman bu kadar mutlu bitmez. Çünkü bazı insanlar içeceklerini tek şekerli severler. Ve ömürleri boyunca birlikte olmuş, birbirlerini sevmiş şekerlerden sadece bir tanesi o ambalajdan çıkartılıp atılır içeceğin içine. Yapayalnız. Tek başına verdiği tat az olur. Yavaş yavaş erirken ve ölümün onu dudaklarına götürüp yudum yudum yutmasını beklerken neşesiz bir tatlılık bırakır geride. Yıllarca ona eşlik etmiş olan şeker ise paramparça edilmiş ambalajının içinde kendini hiç olmadığı kadar yalnız ve ölümü bekler halde bulur. Bazen kıpırdayacak bir parça daha alanım olsun diye hayıflanmıştır belki, belki o ambalajdan çıkıp gitmek istemiştir zaman zaman beraberlerken, dar gelmiştir o ambalaj biraz. Şimdi ne kadar çok boş geliyordur ona kimbilir o bir zamanlar dar gelen yer. Bir zamanlar biraz daha fazla alan istediği için kendine kızıyordur belki. Ve bekler durur bir sonraki bardağın içine atılıp erimeyi. Bazen o vakit erken gelir. Bazen de uzadıkça uzar, bir sonraki bardak hiç içilmez.
Yalnız paketlenmiş küp şekerlerin ise tek bir umudu vardır. Eriyip gitmeden önce geçen kısa sürede eriyeceği bardağın içinde bir küp şeker daha olmasıdır. Hazin bir son aslında. Aşkın bahşedilmiş olması güzeldir. Ama aşkı yaşayacakları sürenin sadece bir kaç kalp atışı kadar uzun olması acımasızdır. Kaşığın bardak içinde her dönüşü sonunda kavuşmuş aşıkların olması gerekenden çok kısa hikayelerinin sonuna giden yolda esen ürkütücü rüzgarın uğultusudur o şekerler için. Yine de kısada olsa mutluluğu tatmışlardır, ve bu tat içeceğe yansır. Ölümleri mutlu olur hayatları istedikleri kadar mutlu geçmemiş olsa da.
Bir diğer son ise kahveye atılan tek şeker olmalarıdır. Herşeyi olmuş olan dostlarından kopartılıp alınır o kahveyi içecek insan tarafından yalnız küpşeker. Ambalajı soyulur, ve bırakılır aşkı hiç yaşayamamış küp şeker kahve fincanının içine. Son kez dostlarına bakar havada ölümüne doğru süzülürken. İçinde son bir umut vardır hala aşkı yaşayabilmeye dair. Bir kaç saniye sonrası için heyecanla sıcak dumanı tüten kahveye doğru çırpınır düşünceleri. Düştüğünde farkeder. Yalnızdır. Dostlukların en güzelleri onun olmuştur ömrü boyunca. Asla pişmanlık hissetmez, kahve yavaş yavaş onu eritirken. Burukluğu aşk yüzündendir. Hiç yaşayamadığı, hiç tadamadığı. Bu nedenle buruk bir tat verir kahveye, aşksız geçen ömrüne bakarken gülümsesede.
Bazı tek küp şekerler ise daha şanssızdır. Salaş bir barın tezgahının altına sürüklenmiştir. Pis bar tezgahına dökülen binbir çeşit alkollü içki damlamıştır üstüne. Bir çok kez sarhoş olmuştur bu nedenle. Gevşemiş, yeniden kurumuştur her seferinde biraz daha şekli bozularak. Bir zamanlar olduğu kusursuz dikdörtgenler prizmasını hatırlar ve kendine bakar. Utanır kendinden, ama artık kendini toparlayabilecek gücü kalmamıştır. Ve pis bar tezgahından sızacak alkolü dört gözle bekler. Tekrar eriyebilmek için, ve belki bu sefer bir zamanlar olduğu küp şekere geri dönebilmek için. Ancak o kadar değişmiştir ki, artık geri dönüşü imkansızdır o zamanlara. Kendisi bile unutmuştur belki de zamanla, eskiden neye benzediğini. Hayatı bir damla içkinin beklentisiyle devam eder. Ve bir gün bara bir adam oturur. Güzel ama özensiz barmen kızın kulağına doğru yanaşır, biraz sarhoşluğun verdiği cesaretle. "Bana bir Absinthe hazırlar mısın?" der. Kız soğukça adamın çekilmesini bekler, eğilir ve barın altındaki şekerlikten o küp şekeri alır. Ambalajını açar, şekli bozulmuş şekeri eski bir çay kaşığının üstüne yerleştirir, şeker yaşadığı bu ani değişiklik yüzünden şaşkınken üstünden akıtılan yeşil içki onu tekrar kendine getirir, alışık olduğu sarhoşluğa döndürüldüğü için çok mutludur. Ama alıştığının tersine alkol akmaya devam eder, şeker kendinden geçer. Son hatırladığı şey arkadan biyerden gelen çakmak sesidir. Ve alevler içinde kalır bir anda. Yandığını anlayabilecek kadar aklı başındadır hala. Acı içinde kıvranırken, güzel barmen kız onun acısını bir tek hareketle dindirir. Sevdiği alkolün içinde erir ve yokolur. Barın altında kalan diğer ayyaş şekerler onun gittiğini bile farketmezken, o, shot bardağında sarhoş adamı biraz daha sarhoş edeceği ölüm yolculuğunu çoktan bitirmiştir.
Bazı küp şekerlerin ise yalnızlığı hiç bitmez. Çok işlek olmayan bir cafede bir masada bulunan şekerliğin en dibine getirmiştir hayatı onu. Birkaç dostuyla birlikte beklerler yolculuklarının sona ermesini. Titiz bir sahibi vardır o cafenin. O masaya gelen nadir müsteriler dostlarından bazılarını alır götürürler, ancak titiz sahip asla sıra ona gelmesin diye hergün yeni şekerler koyar o şekerliğin içine, onları tanımaya başlar, sevmeye başlar, ve bir müsteri grubu daha oturur masaya. Yeni gelenleri alır götürür. O yine o şekerliğin dibinde kalır. Yeni gelecekleri bekler, ve yeniler gelir. Onları tanımaya çaba harcarken bulur tekrardan kendini. Onları sevmek için emek sarfederken onlarda gider. Ve gittikçe umutsuzluğa kapılır o yalnız küp şeker o şekerliğin en dibinde. Ölümün ona bahşedilmeyeceğine inanmaya başlar, ve belki de iş yapmayan cafe sonunda batar. Titiz sahip bunu kaldıramaz. Ve manyaklığının en derinindeyken o şekerliğin durduğu masayı kaldırır ve duvara fırlatır. Şekerlik kırılır, ve o şeker kurtulur şekerliğin dibinden, yere saçılmış diğer küp şekerler gibi. Yapayalnız kalır. Cafenin emlakçısı tarafından toplanıp çöpte çürümeyi bekler ve ölümü, hem uzun hem ızdırap dolu hem de olabilecek en yalnızı olur.
Ben, işte, tek başına paketlenmiş küp şekerlerden herhangi birine benzettim kendimi kahvemin yanında getirilmiş çift paketlenmiş küp şekerleri bir kenara koyarken. Kahvenin tadını şekersizken daha fazla sevdiğim için mi, yoksa o şekerlerin mutlulukları biraz daha sürsün diye istediğim için mi bilmiyorum. Ama beraberken benim unuttuğum bir mutluluğu yaşıyorlarmış gibi geldi bana. Onlar için mutlu oldum. Onlar kadar şanslı olamadığım içinde buruldu içim biraz. Onları öyle gördükten sonra sanırım bir daha asla tek şekerli içmeyeceğim ne çayımı ne kahvemi. Belki tek paketlenmiş küp şekerleri tercih ederim, onlara benzediğimi düşündüğüm için, ancak onları mutlu edebilmek adına bir küp şeker daha atarım belki kahvemin içine. Birilerini mutlu kılıyorum, biliyorum, hayatımda. Bu bana fazlasıyla yetiyor, ertesi sabah kalkıp hayatıma devam edebilmek için ihtiyaç duyduğum gücü fazlasıyla veriyor bana. Ama artık küp şekerleri de mutlu edeceğim. Belki tek paketlenmişleri alır paketlerini açar çift paketlerim elimden geldiğince, bilmiyorum. Kendi hayatımda olmayan aşkı en azından onların hayatına dahil ederim. Kendime sağlayamadığım o çok özel mutluluğu küp şekerlerim için sağlarım. Gücüm sadece küp şekerlere yetiyor sanırım.

7 Mayıs 2013 Salı


Bilgisayarımı pek de durmaya alışık olmadığı yere, yastığımın üstüne koydum. Bir şarkı açtım. Tek bir şarkı. Bittikçe tekrar çalmaya başlayacak şekilde, çalmaya başladım.Yatağa alışık olmadığım bir şekilde, hep uzandığım yönün tersine uzandım. Başımı pek de alışık olmadığım bir şekilde yatağın kenarından aşağı sarkıttım. Kollarımı daha önce pek yapmadığım şekilde duvara uzattım.  Bacaklarım daha önce pek taşmadıkları bir yerinden taştı yatağımın. Üstümde zaten yatağa girmeye pek alışık olmadığım bir t-shirt ve şort vardı. Şarkı, aslında çok da alışık olmadığı bir şekilde sadece kendini tekrarlamaya devam ediyordu. Şarkı çaldıkça, alışık olmadığım bir çok duygu teker teker bedenime yayılıyordu. Ardından çok da alışık olmadığım bazı düşüncelerle çarpışıp alışık olmadıkları bir tanışıklılığa garip bir rüzgarla yelken açıyorlardı.

İlk ben, yattığım yerden kalkıp odamdaki koltuğa oturdu. Duvara dayalı duran gitarı kucağına aldı. Şarkıya eşlik etmeye çalıştı. Muhtemelen başaramadı, Bilgisayara uzanıp internetten şarkıyı nasıl çalacağına baktı. Artık uykusuzluktan gözleri acıyana kadar şarkıya eşlik etti.

İkinci ben, yattığım yerden kalkıp odamın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, koridora çıktı, ve muhtemelen koridorun tam karşısındaki koltuğunda oturan babaanneme "sen yok musun sen" dedi, hemen solundaki merdivenden aşağı indi. Merdivenin karşısındaki odanın kapısını açıp "nasıl gidiyo dersler Dinco?" dedi, daha çok rahatsız etmemek için kapıyı kapatıp odadan ayrılmak üzereyken Dinco "Aabi dur mola verdim" dedi. Kapıdan girip Dinco'nun odasındaki yatağa uzandı. Yaklaşık yarım saat kadar çok güzel bir sohbet edip, Dinco'nun sırtına hafifçe şaplak atıp yukarı aynı yoldan dönüp odama girdi. Bilgisayarımı alışık olduğu masamın üstüne koydu, ruhu biraz da olsa hafiflemiş şekilde kıvrılıp uyumaya çalıştı.

Üçüncü ben, yattığım yerden kalkıp odamın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, koridora çıktı, ve muhtemelen koridorun tam karşısındaki koltuğunda oturan babanneme "sen yok musun sen" dedi, hemen solundaki merdivenden aşağı indi. Merdivenin karşısındaki odanın kapısını açıp "nasıl gidiyor dersler Dinco?" dedi, daha çok rahatsız etmemek için kapıyı kapatıp odadan ayrıldı. Yukarıdaki koridorun aynısının geri kalanını yürüdü ve salonda oturan anneanneme "annem daha gelmedi mi?" diye sordu. Anneannem "geldi, içeride odasında" dedi. Arkasını döndü koridorun sonuna kadar gitti, sola dönüp annemin odasının kapısını açtı, muhtemelen yatağında garip bir şekilde uzanıp dinlenen annemin yanına yatıp uzun zamandır yapmadıkları gibi epey bir dertleştiler. Ardından annemin yanaklarından ve burnunun ucundan öptü, yukarı aynı yoldan dönüp odama girdi. Bilgisayarımı alışık olduğu masanın üstüne koydu, ruhu biraz da olsa hafiflemiş şekilde kıvrılıp uyumaya çalıştı.

Dördüncü ben, yattığım yerden kalkıp odamın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, koridora çıktı, ve muhtemelen koridorun tam karşısındaki koltuğunda oturan babaanneme "sen yok musun sen" dedi, hemen solundaki merdivenden aşağı indi. Merdivenin karşısındaki odanın kapısını açıp "nasıl gidiyo dersler Dinco?" dedi, daha çok rahatsız etmemek için kapıyı kapatıp odadan ayrıldı. Yukarıdaki koridorun aynısının geri kalanını yürüdü ve salonda oturan babama şaşkınlıkla baktı "erkencisin bugün, hoşgeldin" dedi. Babam "yoruldum artık erken geldim" dedi. Oturup kendilerine güzel bir film beğenip akşam onu izlediler. İzlemeden önce babam türkçe dublajlı izlemek istedi, bu yüzden tatlı bir şekilde tartıştılar. İkinci filmin sonlarına doğru babam horlamaya başladı, babamı uyandırıp yatağına yolladı, filmi bitirdi,  yukarı aynı yoldan dönüp odama girdi. Bilgisayarımı alışık olduğu masanın üstüne koydu, ruhu biraz da olsa hafiflemiş şekilde kıvrılıp uyumaya çalıştı.

Beşinci ben yattığım yerden elleriyle cep telefonuma ulaşmaya çalıştı. Ulaşabileceği bir mesafede olmadığını kabul edince yattığım yerden kalkıp odamın ışığını açtı, telefonumu buldu. En yakın dostlarımdan birini aradı, dışarı çıkıp bişeyler içmek istediğini söyledi, gelen "ne oldu oğlum?" sorusuna verecek bir cevabı olmadığı için "sadece canım istedi" dedi. Hafta içi beraber içecek, dertleşecek birilerini bulabildiği için şanslı olduğunu düşünerek giyindi, anneme telefon edip "bu akşam dışarıda olacağını ve geç geleceğini" söyledi. Annem sarhoş döneceğini anladı, içten içe üzüldü ama "tamam çok geç gelme" dedi. Evden çıktı, bir taksiye bindi, Amerikan büyükelçiliğinin önündeki ışıklarda indi. Atatürk bulvarından karşıya geçti. Dümdüz yürüdü. Tunusun üstündeki ışığın kendine yeşil yanmasını bekledi, Sekans'a kadar yürüdü. Bahçeye oturup ilk birasını söyledi. Dostu veya dostları geldi, gece ilerledikçe gittikçe daha çok duygusallaştı, daha çok mantıksızlaştı. Sonunda sarhoş oldu, hesabın kendine düşen kısmını ödedi, herkese iyi akşamlar diledi. Eve geldi, odasına zar zor çıktı, 2-3 denemede pantolonunu çıakrttı, yattı yatağa ve dönerek uyumaya çalıştı.

Altıncı ben yattığım yerden elleriyle cep telefonuma ulaşmaya çalıştı. Ulaşabileceği bir mesafede olmadığını kabul edince yattığım yerden kalkıp odamın ışığını açtı, telefonumu buldu. En yakın dostlarımdan birini aradı, dışarı çıkıp bişeyler içmek istediğini söyledi, gelen "ne oldu oğlum?" sorusuna verecek bir cevabı olmadığı için "sadece canım istedi" dedi. Hafta içi beraber içecek, dertleşecek birilerini bulabildiği için şanslı olduğunu düşünerek giyindi, anneme telefon edip "bu akşam dışarıda olacağını ve geç geleceğini" söyledi. Annem sarhoş döneceğini anladı, içten içe üzüldü ama "tamam çok geç gelme" dedi. Evden çıktı, bir taksiye bindi, trafik kazasında öldü.

Yedinci ben, yattığım yerden kalkıp odamın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, koridora çıktı, ve muhtemelen koridorun tam karşısındaki koltuğunda oturan babaanneme "sen yok musun sen" dedi, hemen solundaki merdivenden aşağı indi. Merdivenin karşısındaki odanın kapısını açıp "nasıl gidiyo dersler Dinco?" dedi, daha çok rahatsız etmemek için kapıyı kapatıp odadan ayrıldı. Yukarıdaki koridorun aynısının geri kalanını yürüdü ve salonda oturan anneanneme "annem daha gelmedi mi?" diye sordu. Anneannem "yoldaymış gelir birazdan" dedi. Sonra hemen sağındaki mutfağa girdi. En son dostlarımla beraber play station oynadığımız geceden kalan biraları buzdolabından aldı, odama geri döndü, balkonumun kapısını açtı,  balkonda birasını yudumladı. Sonra en yakın dostlarımdan birini aradı, dışarı çıkıp bişeyler içmek istediğini söyledi, gelen "ne oldu oğlum?" sorusuna verecek bir cevabı olmadığı için "sadece canım istedi" dedi. Hafta içi beraber içecek, dertleşecek birilerini bulamadı. Bunun normal olduğunu düşünerek giyindi, anneme telefon edip "bu akşam dışarıda olacağını ve geç geleceğini" söyledi. Annem sarhoş döneceğini anladı, içten içe üzüldü ama "tamam çok geç gelme" dedi. Evden çıktı, bir taksiye bindi, Amerikan büyükelçiliğinin önündeki ışıklarda indi. Atatürk bulvarından karşıya geçti. Dümdüz yürüdü. Tunusun üstündeki ışığın kendine yeşil yanmasını bekledi, Sekans'a kadar yürüdü. Bahçeye oturup ikinci birasını söyledi. Kulağına kulaklığını taktı, kısık sesle şarkı söylemeye başladı. Sonunda sarhoş oldu, hesabı ödedi, herkese iyi akşamlar diledi. Eve geldi, odasına zar zor çıktı, 2-3 denemede pantolonunu çıkarttı, yattı yatağa ve dönerek uyumaya çalıştı.

Sekizinci ben, yattığım yerden kalkıp balkon kapısını açtı, balkona çıkıp aşağı atladı.

Dokuzuncu ben, aşık olduğum kızla konuşacak cesareti kendinde bulup yattığım yerden elleriyle cep telefonuna ulaşmaya çalıştı. Ulaşabileceği bir mesafede olmadığını kabul edince yattığım yerden kalkıp odamın ışığını açtı, telefonumu buldu. Dostlarımı arayıp kızın telefon numarasını istedi, kızın telefonunu çevirdi, genç yaşına rağmen telefon çalarken heyecandan kalp krizi geçirdi. Aşık olduğum kızın tek duyduğu ise yere düşen telefon sesi ve evde kopan karmaşanın başıydı.

Onuncu ben, aşık olduğum kızla konuşacak cesareti kendinde bulup yattığım yerden elleriyle cep telefonuna ulaşmaya çalıştı. Ulaşabileceği bir mesafede olmadığını kabul edince yattığım yerden kalkıp odamın ışığını açtı, telefonumu buldu. Dostlarımı arayıp kızın telefon numarasını istedi, kızın telefonunu çevirdi, telefon çaldı, çaldı, çaldı ve çalmaya devam etti. Bir daha o numarayı çevirmedi, aşık olduğum kız ise sadece o akşam bir kere arayan o numarayı hiç merak etmedi, birkaç saat sonra unuttu.

Onbirinci ben, yattığım yerden kalkıp odamın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, koridora çıktı, ve muhtemelen koridorun tam karşısındaki koltuğunda oturan babanneme "sen yok musun sen" dedi, sonra babanneme doğru yürümeye devam etti. Gitti babanneme sarıldı ve bütün gece beraber ağladılar. Ağlamaları bitince babannemin yanaklarından 3er kez öptü ve aynı yoldan dönüp odama girdi. Bilgisayarımı alışık olduğu masanın üstüne koydu, ruhu biraz da olsa hafiflemiş şekilde kıvrılıp uyumaya çalıştı.

Son ben, yattığım yerden kalkıp odamın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı, koridora çıktı, ve muhtemelen koridorun tam karşısındaki koltuğunda oturan babaanneme "sen yok musun sen" dedi, hemen solundaki merdivenden aşağı indi. Merdivenin karşısındaki odanın kapısını açıp "nasıl gidiyo dersler Dinco?" dedi, daha çok rahatsız etmemek için kapıyı kapatıp odadan ayrıldı. Yukarıdaki koridorun aynısının geri kalanını yürüdü ve salonda oturan anneanneme "annem daha gelmedi mi?" diye sordu. Anneannem "yoldaymış gelir birazdan" dedi. Sonra hemen solundaki sokak kapısını açtı, ayakkabılarını giymeye üşenip çorapla merdivenleri indi. Apartmanın kapısını açtı, dışarı çıktı. Muhtemelen dışarı çıktığı an çok üşüdü, ama umursamadı. Sokağa kadar yürüdü, bahçe kapısını açtı, kaldırıma adımını attı, ve hep unuttuğu gibi bahçe kapısını kapatmayı ilk adımda unuttu, ikinci adımda bu sefer üşenmek yerine umursamadı. Çorapları, yırtık yeşil t-shirtü ve mavi eski şortuyla yürüdü, nereye olduğunu düşünmedi, bilmek istemedi, dönmek istemedi, koşmak istemedi, durmak istemedi. Sadece yürüdü.

Ben tüm bunlar olurken sadece yattım, odamın tavanının pek de alışık olmadığım bir köşesine uzun uzun baktım. Artık o köşeye alıştığımda, gözümden çıkıp, baş aşağı durduğum için, pek de alışık olmadıkları biryere akan gözyaşlarımı silip, herşeyi alışık oldukları yerlere koydum. Alışık olduğum şekilde huzursuz, kırık hayallerle dolu uykumu beklemeye başladım. Alışık olduğum gibi, işkenceden bitap düşene kadar uyuyamadım. 

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Biraz okudum, biraz yazdım, çok uğraşmadan yatmam lazımmış sanırım, neden bu kadar geç anladım?

Uykuya baktım saatlerce, düşman gibiydi. Korkuttu sanırım biraz rüyalar ya da uyanmak tekrardan.

Çok üstelemeden, daha çok üzülmeden yorganı çekmekti kafama aslında yapmam gereken.

Çok trajik oldu, sonu mutlu biter diye adını trajikomedya koymaya çalıştım, olmadı. Sustum, razı oldum. Neye acaba? Ona daha karar vermedim.

Bir nefes aldım, gözlerimi kapattım, içimde tuttum dumanı, nefesi geri verdiğimde hiçbirşey çıkmadı ağzımdan. Tüketirken gerçeği, zehirlemişim kendimi.

Unuttum kendimi, unutmam gerekirken herşeyi. Eksik şimdi herşey, ben yokum olmam gereken yerde, kendi hayatımda.

Bu kadar fazla hüzüne gerek var mıydı, hayatın en güzel dönemecinde? Boş yere savruldu bir tutam mutluluk, sırılsıklam oldu düşmeden yere. Yağmurdu sanki ıslatan, artık boş bakan gözlerden akan. Düştüğü yerde filizlenmesi gereken bir tohumken, çürüdü kalbimin artık verimsiz toprağında. Geri kalana benzedi, çorak çatlamış sert toprağa.

Bütün cümleler gibi devrildi umut. Bir adım sağa atmam lazımdı altında kalıp ezilmemek için. Yapamadım. Yapmadım. Bekledim, beton umut ezerken bedenimi, camdan hayallerin kırıkları kesti, kanattı ruhumu.

Bir parça kağıt gibi kesilmiş ruhumun aydınlığı. Ellerimin altında buruşmuş. Mürekkebi akmış hayatımın neminden. Ellerime bulaşmış dağınık düşünceler, herbiri bir parmağımda kurumuş. Avucumda koca bir hiç.

Sildiğim kelimeler, yazılmış, yazılmış olanlar yollarını kaybetmiş rengarenk kelebekleri takip etmeye çalışırken, günün sonunda renkleri solan kelebekler gibi onlar da solmuşlar.

Ve ben bakmışım, doğan güneşe uzun uzun. Aydınlanirken gökyüzü, ben gecemin en karanlığında ışıkla kör olmuşum. Karanlıkta kalmış bir yanım. Uyandıramamışım.

Ben hep ben kalmışım.